Fizik Nedir

07 Mart 2009

Galileo Galilei (1564-1642)

Kategori: Bilim Adamları — admin @ 19:00

Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei’nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574′de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrasa Manastırı’nda aldı. 1581′de tıp eğitimi görmek üzere Piza Üniversitesi’ne girdi. Burada, tavandan sallanan bir lambanın salınımlarını gözleyerek, bir tam salınım için gereken sürenin, salınımın genliği ne olursa olsun hep aynı kaldığını bulan Galilei, sonradan bu olayı deneysel olarak doğrulayacak ve saatlerin düzenli çalışabilmesi amacıyla sarkaçtan yararlanılabileceğini ortaya koyacaktı.

  Sarkaçlara ilişkin bu gözlemine değin hiç matematik eğitimi görmemiş olan Galilei, raslantı sonucu dinlediği bir geometri dersinin de etkisiyle, Tascana Sarayı’nda öğretmenlik yapan Ostilio Ricci’den matematik ve fizik dersleri almaya başladı. Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585′te üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı; Floransa’ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586′da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei’nin ünü bütün İtalya’ya yayıldı. 1589′da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Piza Üniversitesi’nde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı.

  Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei, ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin Aristoteles’çi görüşü çürüttü. Piza’daki görevinden ücretinin düşüklüğü nedeniyle ayrılarak 1592′de Podova’da matematik profesörü olarak çalışmaya başlayan Galilei, bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket haptığını kuramsal olarak kanıtladı. Ayrıca parabolik düşme yasasını ortaya koydu.

 

Teleskopla Yaptığı İlk Gözlemler

  Galilei, gezegenlerin güneş çevresinde dolandıklarına ilişkin Kopernik kuramına henüz gençken inanmış, ama eleştirilmek korkusuyla bu görüşünü açıklamaktan çekinmişti. 1609 ilkbaharında Venedik’teyken teleskopun keşfini öğrendi ve Padova’ya dönüşünde ilkin büyütme gücü 3 olan bir teleskop yaptı. Sonradan bunu geliştirerek büyütme gücünü 32′ye çıkarmayı başardı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar olarak kısa sürede Avrupa’nın her yanında aranmaya başladı.

  Astronomi gözlemlerinde teleskoptan yararlanılmasını başlatan Galilei, 1609-1610 yıllarında bir dizi buluş gerçekleştirdi. Ay yüzeyinin sanıldığı gibi düzgün değil girintili çıkıntılı olduğunu ve Samanyolu gökadasının birçok yıldızdan oluştuğunu buldu; Jüpiter’in uydularını keşfetti. Ayrıca Venüs’ün evrelerini ve Satürn’ün halkalarını gözlemledi. Astronomi alanındaki bulgularını 1610′da “Sidereus Nuncius”(Yıldızların Habercisi) adıyla yayımladı.

 

Kiliseyle Çatışması

  1611′de Roma’ya giden Galilei papalık sarayının yetkililerine teleskopuyla bir gösteri yaptı. Gördüğü büyük ilgiden cesaret alarak 1613′te Roma’da yayımladığı “Istoria e Demostrazioni Intorno Alle Macchie Solari”(Güneş Lekelerinin Tarihi ve Kanıtları) adlı yapıtında Kopernik kuramını ilk kez açıkça savundu. Güneş yüzeyindeki lekelerin hareketinin Kopernik’i doğruladığını, Ptolemaios kuramını ise çürüttüğünü öne sürdü.

  Anlatımındaki ustalık, Latince yerine İtalyancayı tercih etmesi ve bu dili çok yetkin bir uslupla kullanması görüşlerinin üniversitenin dışına taşarak yaygınlaşmasını ve geniş kitleleri etkilemesini sağladı. Çıkarlarının tehlikede olduğunu gören Aristoteles’çi profesörler ona cephe aldılar. Kopernik kuramının kutsal metinlerle çeliştiğini vurgulayarak Galilei’yi kilise yetkililerinin gözünde karalamaya giriştiler. Bu çabalarında onlara yardımcı olan Dominiken vaizler bir yandan kiliselerde “Matematikçiler”in bu yeni dinsizliğine ateş püskürürken, bir yandan da dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei’yi Enkizisyon’a gizlice ihbar ettiler. Durumdan büyük kaygıya kapılan Galilei, grandüke ve Roma’nın önde gelen kişlerine mektuplar yazarak teylikeye dikkat çekti. Bu mektuplarda kilisenin bilimsel gerçeklerle çelişkiye düşmesi durumunda kutsal metinleri alegorik biçimde yorumlama geleneğini, Kilise Babaları’nda alıntılar yaparak anımsatıyor ve “insanlar doğruluğunu kanıtlama yoluyla gördükleri bir şeyin günah ilan edildiğini görmek durumuna düşerlerse bunun çok büyük zaralara yol açacağını” belirtiyordu. Yetkililerden yeniliklerin önünü kesmemelerini dilemek için bizzat Roma’ya gitti. Kilise uzmanlarının bir bölümü ondan yanaydı. Ama kilisenin baş ilahiyatçısı Kardinal Robert Bellarmine yeni kuramın önemini kavrayabilecek bir kişi değildi ve matematiksel varsayımların fiziksel gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığı yolundaki yaygın inanca bağlıydı. Onun temel kaygısı protestanlığa karşı savaşta katolikliği zayıf duruma düşürebilecek bir skandalın ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle kopernikçiliği “yanlış ve asılsız” ilan ederek konuyu temelden çözmenin en doğru yol olacağına karar verdi ve Kopernik’in kitabı Yasak Kitaplar Kurulu’nca yasaklandı. Bu karar 5 Mart 1616′da alındı. Ama Kardinal Ballermine konuya özel bir önem vererek Galilei’yi 26 Şubat’ta huzuruna kabul etmiş, çıkacak karar hakkında kendisine bilgi vermiş, bundan böyle bu öğretiye “bağlı kalmasının ve onu savunmasının” yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt “matematiksel bir varsayım” olarak tartışılabileceğini bildirmişti.

  Bu olayı izleyen 7 yıl boyunca Galilei, Floransa yakınlarında Bellosguardo’daki evine çekilmiş olarak yaşadı. 1623′te “Il Saggiarote”(Ayarcı) adlı ünlü yapıtını yayımladı. Fiziksel gerçeklik üzerine parlak bir polemik niteliğinde olan ve yeni bilimsel yöntemi sergileyen bu yapıtını eski arkadaşı papa VIII. Urbanus’un adına sundu.

  Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırtabilme umuduyla 1624′te Roma’ya gitti. Bunu başaramadıysa da papa’dan “dünya sistemleri”(Ptolemaios ve Kopernik) üzerine yazı yazma izni aldı. Bu izin iki siistemi tartışırken tarafsızlığın korunması, sonunda papanın kendisine emretmiş olduğu sonuca (Tanrı’nın birbirinin aynısı sonuçları insanını hayal dahi edemeyeceği çeşitli yollarla ortaya çıkarmaya kadir olması nedeniyle insanın dünyanın gerçekte nasıl yaratılmış olduğunu bilemeyeceğisonucuna) varması ve Tanrı’nın hr şeye kadir olduğunu sınırlamaya kalkışmaması koşuluyla verilmişti. Bu emirler baş sansürcü Monsignor Niccolò Riccardi tarafından yazılı olarak da Galilei’ye verildi.

  Floransa’ya dönen Galilei büyük yapıtı “Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano”(İki Büyük Yer Sisemi, Ptolemaios ve Kopernik Sistemleri Üzerine Konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. Kitap 1632′de sansürcülerden eksiksiz basılabilme izni almış olarak yayımlandı; Avrupanın her yanında büyük heyecan ve övgüyle karşılandı, edebi ve felsefi bir başyapıt olarak kabul edildi.

  Kitabın yayımlanmasını izleyen olaylar bugün ancak dolaylı biçimde bilinmektedir. Papaya , kitabın tarafsız görünen başlığına karşın, aslında Kopernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunucusu olduğu belirtildi. Kitap boyunca sovunulan sağlam görüşler, kitabın sonunda varılması emredilmiş olan sonuç bölümünü etkisiz ve anlamsız kılmıştı. Cizvitler bu yapıtın kurulu düzen için “Luther ve Calvin’in öğretilerinin toplamından bile daha zararlı olacağını vurguluyorlardı. Papa öfke içinde kovuşturma açılmasını emretti. Kitap için önceden izin alınmış olduğundan, izlenebilecek tek hukuksal yol, izni tekzip edip kitabı yasaklamaktı. Tam bu sırada Galilei’nin dosyasında bir belgenin varlığı “keşfedildi”. 26 Şubat 1616′da Bellarmine’nin huzurunda, Galilei’nin “ne biçimde olursa olsun Kopernikçiliği anlatması ya da tartışması” Enkizisyonun ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usulsüz biçimde alındığına karar verilebildi(1877′de dosya içeriği yayımlandığında kanıtları inceleyen tarihçiler bu belgenin dosyaya sonradan konmuş olduğu ve Galilei’ye aslında böyle bir yasaklamanın getirilmemiş olduğu görüşünde birleşmişlerdir). Kilise yetkilileri bu “yeni” belgeye dayanarak Galilei’yi heretiklikle suçlamayı başardılar. Yaşlı ve hasta olduğunu öne sürmesine karşın Şubat 1633′de Roma’ya gelerek duruşmada hazır bulunmak zorunda bırakılan Galilei’ye özel işlem yapıldı ve hapse atılmadı.12 Nisan günü yapılan çetin orgulamada Galilei 1616′da kendisine böyle bir yasaklama konmuş olduğu iddiasını sürekli olarak reddetti. 16 Haziranda mahkum oldu, hüküm kendisine 21 Haziranda okundu: Kopernik öğretisine bağlı kalmak ve bu öğretiyi anlatmaktan suçlu bulunmuştu; nedamet getirerek görüşlerinden dönmesi emredildi. Gelilei geçmişteki hatalarından kesinlikle vazgeçtiği, nefret ettiği ve bunları lanetlediği yönünde bir ifade verdi. Hüküm hapis cezasını da içeriyordu, ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi ve Galilei yaşamının son 8 yılını Floransa yakınlarında Arcetri’deki evinde geçirdi. Papa II. Johannes Paulus 1979′da oluşturduğu bir komisyon, 1992′de Galilei’nin itibarının iade edilmesine karar vermiştir.

 

Bilime Katkıları

  Galilei’nin olağanüstü zihinsel gücü ölümüne değin azalmadan sürdü. 1634′te “Discorsi e dimostrazioni mathematice intorno a due nouve scienze attenenti alla meccanica”(Makenikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matemetiksel Kanıtlar) adlı yapıtını bitirdi. Genellikle en değerli yapıtı sayılan ve 1638′de Leiden’de basılan bu kitapta Galilei, araştırmalarına ilk başladığı yıllarda gerçekleştirdiği deneylerin sonuçlarını yeniden değerlendirdi ve mekaniğin temel ilkeleri üzerine sonradan geliştirdiği görüşlere yer verdi. Teleskoptan yararlanarak gerçekleştirdiği son buluşu Ay’ın günlük ve aylık sallantılarını (librasyon) ilk kez gözlemlemesiydi. Bu gözlemleri 1637′de görme görme yetisini yitirmeden birkaç ay önce yapan Galilei, daha sonra sarkacın saat mekanizmalarının çalışmasını düzenlemekte kullanılabileceğini belirledi. Bu buluş 1656′da Felemenkli bilim adamı Christiaan Huygens tarafından uygulamaya kondu. Cisimlerin çarpışması kuramına ilişkin görüşlerini ögrencileri Vincenzo Vivani ve Evangelista Torricelli’ye son günlerine değin yazdırdı…

Fergani (9 Yüzyıl )

Kategori: Bilim Adamları — admin @ 18:57

   Dokuzuncu yüzyılda yetişmiş ekliptik meyli ilk defa tespit eden büyük Müslüman astronomi ve matematik alimi. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani olup künyesi Ebü’l-Abbas’tır. Batı bilim dünyasında Alfarganus adıyla tanınır. Fegana’da bulunan ünlü bir Türk ailesine mensuptur. Dokuzuncu asır başlarında dünyaya geldiği , 861 senesinde hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sonra vefat ettiği kabul edilmektedir.

  İlim tahsilini zamanın kültür merkezi olan Fergana’da yaptı. Sonra o devirde İslam aleminin devlet ve ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani astronomi ve matematik konusunda kendisini kabul ettirdi. Abbasi halifeleri Me’mun, El-Mu’tasım, El-Vasık ve El-Mütevekkil devirlerinde önemli ilim araştırmaları yaptı ve birçok eser yazdı. Halife Mütevekkil konusunda söz sahibi olan Fergani’yi 861 senesinde Nil kıyısında yapılan ölçüm işlemlerine nezaret etmesi için Mısır’a gönderdi.

  Fergani astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahalarında çalışmalar yaptı. Bunlar arasında astronomiye daha çok ağırlık verdi. İlmi çalışmalarında deneye dayanan inceleme ve araştırmalar yaptı. Gök cisimlerinin hareketleriyle uğraştı. Kur’an-ı kerimin ve aklın prensiplerine uymayan Batlemyüsçü astronomiyi ilk defa tenkit edenler arasında yer aldı. Gök cisimlerinin batlemyüs ve izindekilerinin iddia ettiği gibi akıl dışı bazı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi. Onların akli, katı, homosentetik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı. Alemin ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirlerine uzaklıklarının inceledi. Yaptığı hesaplamalar, Kopernik’e kadar batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı. Fergani , güneşin yarıçapının 3250 Arap mili olduğunu söyledi. Bu 6410000m ve 3990 İngiliz miline eşittir.

  Fergani güneşinde kendine göre hareketi olduğunu ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak güneşinde bir yörüngesi olduğunu, batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa Fergani tespit etti. Ayrıca 41 sene devam eden astronomi incelemelerinde enlemler arasındaki mesafeyi hesapladı.

  Fergani güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usulde buldu. Bu usulle 842 senesinde bir güneş tutulması olduğunu önceden tespit etti ve o gün bu konuda rastlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu konusunda yani deliller gösterdi.

  Ahmet Fergani zamanında İslam aleminde hasip yani matematikçi olarak da tanınmıştı. Bilindiği gibi astronomi çalışmaları matematiğe dayanmaktadır. Eserlerinde bu olanda da söz sahibi olduğu görülmektedir. Fergani’nin derin bir bilgiye sahip olduğu diğer bir saha da coğrafyadır. Matematıki coğrafya alanında çalışmalar yaptı. Bu saha o devirlerde astronominin bir kolu sayılıyordu. Fizik ve mekanik konusunda da çalışmaları vardır. Çizimini kendinin yaptığı ve yapımına nezaret ettiği Nil Nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas-ül-Cedid adlı bir alet yaptı.

  Ahmet Fergani, Halife El-Me’mun’dan başlayarak El-mütevekkil zamanına kadar El-Cezire’de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilimlerin gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmeler yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konuyla ilgilene alimler , Fergani’nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani’nin tesirleri o devirdeki tüm Türkistanlı alimlerde görülmektedir.

  Fergani’nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latince’ye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler, Fransız matematikçi D. Alembert ve Lablance’nin es çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.

  Fergani’nin astronomi ile ilgile eserlerinden altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu İlm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyye’ dir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxfort, Paris, Kahire ve Amerika’da Pirinceton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi ( 800 – 873)

Kategori: Bilim Adamları — admin @ 18:55

Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi İS. 800 civarında Kufe’de doğdu. Babası Harun el-Reşit’in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil’in bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat’ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi. El-Mutamid’in hükümdarlığı esnasında 873′te öldü.

  El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır. Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

  Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.

  Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir. Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik optiğe zenign katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

  Tıpta, başlıca katkısı, sistematik olarak o zaman bilinen tüm ilaçlara uygulanabilecek dozları belirleyen ilk kişi olması gerçeğini kapsamaktaydı. Bu, hekimler arasında reçete yazmada zorluklara neden olan dozaj üzerine hüküm süren çelişkili görüşleri çözmüştür.

  Onun zamanında müziğin bilimsel yönlerine ilişkin çok az şey bilinmektedir. Armoni üretmek için bir araya getirilen çeşitli notaların her birinin belirli bir perdeye sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden, perdesi çok düşük veya çok yüksek olan notalar hoş değildir. Armoninin derecesi notaların frekansına bağlıdır, vb. Aynı zamanda bir ses çıkarıldığında, bunun havada kulak zarına çarpan dalgalar oluşturduğu gerçeğini ileri sürmüştür. Eseri perdenin belirlenmesi üzerine bir terkim usulünü içermekteydi.

  O, üretken bir yazardı: onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22, Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

  Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça’ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını ortaya koymaktadır. Latince’de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı Gherard tarafından Latince’ye çevrilmiştir. Orta çağ boyunca Latince’ye çevrilen kitapları Risale der Tanzim, İhtiyarat’ül-Ayyam, İlahiyat-e-Aristu, el-Mosika, Met-o-Cezr, ve Edviyeh Murakkaba idi. El-Kindi’nin bilim ve felsefenin gelişimine etkisi, dönemdeki bilimlerin uyanışında önemlidir. Orta Çağda, Cardano onu en büyük on iki dahiden biri olarak düşünmekteydi. Eserleri, gerçekten, yüzyıllar boyunca, başta fizik, matematik, tıp ve müzik olmak üzere çeşitli konuların ilerideki gelişimine öndelik etmiştir.

İbn Sina (980 – 1037)

Kategori: Bilim Adamları — admin @ 18:52

İbn Sina (980 – 1037)

   Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037) matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.

 

   İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles’in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.

   İbn Sînâ’ya Aristoteles’in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton’da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi’ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.

   İbn Sînâ’nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği’ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı’ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı’da impetus terimiyle karşılanmıştır.

   İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab’ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab’ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab’ı patoloji, Dördüncü Kitab’ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab’ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.

   İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.

Câbir Bin Hayyân (721 – 805)

Kategori: Bilim Adamları — admin @ 18:49

Câbir Bin Hayyân (721 – 805)

   Modern kimyanın kurucusu meşhur İslam alimi. İsmi Câbir bin Hayyân Abdullah el-Ezdi olup, künyesi Ebu Abdullah ‘tır. Horasanlı, Tuslu, Harranlı ve Kufeli olduğu söylenen Câbir’in ailesi hakkında çok az bilgi vardır. İslam aleminde Sufi , Avrupa ‘da Al-Geber ismiyle şöhret oldu.

  Aslen Türk olan Câbir bin Hayyân , Abbâsi Halifesi Harun Reşid ‘ in sarayında yaşadı. Vezir Yahya bin Halid el-Bermeki ‘den himaye gördü. Asrının fen alimiydi Bütün İslam alimleri gibi fen ilmini İslami ilimlerle beraber okudu. Tıp , astronomi , fizik , kimya ve zamanın diğer ilimlerinde yetişti.

  Câbir bin Hayyân , Câfer-i Sâdık Hz. Derslerini devam etti ve hizmetinde bulundu. Temel din ilimlerini öğrendi. İlim araştırmalarında hususi metotlar geliştirdi. O zaman meşhur olan simya (büyücülerin olması mümkün olmayan şeyleri yapıyorlar gibi göstermeleri) ilminin bir fen ilmi olmadığını ispat edip , ondan ayrı olarak tecrübeye , analize ve matematiğe dayalı kimya ilmini kurdu. Böylelikle bugünkü modern kimyanın temellerini atmış oldu.(”kimya” Arapça ‘dır).

  Birçok talebe yetiştiren Câbir bin Hayyân yapmış olduğu ilmi tecrübeleri en ince ayrıntısına kadar izah etti. Ulaştığı neticeleri son derece hassasiyet ve dikkatle yorumladı. Bazı mühim kimyasalların terkibini tespit edip açıkladı. Deneylerde kullanılan aletlerin imalini ve kullanılışlarını izah etti. Kimya ilminde kullanılan hassas ölçüm aletlerini yaptı.

  Kristalleşme , damıtma , kalsinasyon , sublimasyon gibi kimyevi teknikleri kimya ilmine kazandırdı. Sülfürik ve nitrik asitler gibi birçok asitler ile sodyum karbonat ve potasyumu buldu. Zehir ve zehirli maddelerin yapılarını inceledi. Bu konuda Kitâb-üs-Sümum adlı eseri yazdı. Bitkilerden elde edilen bir boya ile derilerin nasıl boyanacağını ve nasıl dabağlanacağını ortaya koydu. Ateşte yanmayan kağıt imalini gerçekleştirdi. İlk defa imbik yaptı. Çeşitli metallerin kullanılır hale getirilmesi , çeliğin geliştirilmesi , su geçirmez kumaşların verniklenmesi , cam imalinde mangan dört oksidin kullanılması , paslanmanın önlenmesi altın yaldızlı süsleme , boyaların ve yağların tespiti gibi alanlarda bir çok buluş yaptı. Cisimleri hassalarına göre üç sınıfa ayırarak daha sonraki sınıflandırmalara rehberlik etti. Birçok kimyevi maddeyi tespit ederek günümüzde de kullanılan Arapça isimler verdi.

  Saat, nitrik asit, sıfır ve cebirin mucidi olan Horasanlı Câbir, mesafe ve mekanın tanımını 8. yy.da yapmıştı. Câbir’in en önemli bulgusu da zamanında bir mekan gibi lineer bir çizgisi olduğunu bulmasıydı. Câbir’in bulgusunu bu yüzyılın başında Minkowski ele aldı. Lorenz değiştirgeç formülüyle birleştirdi ve Einstein teorisine girdi. Böylece zamanın ayrı bir şey değil , mekan gibi boyutları olduğu anlaşıldı.

  Câbir bin Hayyân , maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak , reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söyledi. Atom hakkında , ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söyledi: “maddenin en küçük parçası olan “el-cüz’ü la yetecezza” da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu , Allahü tealanın kudret nişanıdır.”

  Câbir bin Hayyân maddeleri üçe ayırdı:

  1. Ateş ve ya sıcaklıkla hemen buharlaşabilenler.

  2. Çekiçle dövülebilen parlaklık arz eden ses çıkaran cisimler.

  3. Ne çekiçle dövülebilen ne de toz haline dönüştürülebilen cisimler.

  Birinci gruba giren maddeleri sülfür , arsenik , cıva , amonyak , kafur olmak üzere beşe ayırdı. Metalik cisimleri kendi arasında kalay,kurşun , demir , bakır ,gümüş , altın olmak üzere altıya ayırdı.

  Câbir bin Hayyân kimyanın geniş uygulama alanı olan arıtma konusunda ilk misalleri ortaya koydu. Arıtma yollarından oksitleme , süblinasyon, damıtma , çökeltme , ergitme , ve kristalleştirmeyle ilgili işlemleri uygulamalarıyla açıkladı. Kükürt ile civa nın karıştırılması onucu kırmızı bir taşın (zencefre) meydana geldiğini açıkladı. Sirke ile asetik asit elde etmeyi o buldu.

  George Sarton onu “orta çağların ilimler ansiklopedisi” olarak değerlendirmekte , şöhret ve tesirlerinin 17. asra kadar devam etmiş olduğunu belirtmektedir. Gerçekten 17. asra gelinceye kadar kimya ilimleri alanında onun seviyesine kimse çıkamamış , kimse onu gölge de bırakamamıştır. Doğu ve batı ilim dünyasında ona denk ve onu aşan bir kimyacı yetişmemiştir.

  Kimya tarihçisi Leclerc ; Histoire de la Medicine Arabe adlı eserinde Câbir bin Hayyân ‘ ı orta çağların tartışılmaz en büyük alimi , ilmi otoritesi ve derinliği ile benzeri olmayan bir üstat , metodu ile yol gösterici olması bakımından büyük bir ilim teşvikçisi ve nihayet modern kimyanın kurucusu ve tamamlayıcısı olarak değerlindirmektedir.

  İslam aleminde Ebu Bekr Razi , ibn-i Sina , Mesleme el-Macriti , farabi ve daha birçok bilgin onun eserlerinin gölgesinde yetişmiştir.

  Onun eserleri farklı metotlarla hazırlanmıştır. Mesela bazı eserlerinde son derece kısa ve özlü bir üslup takip etmiş , hatta bazılarında semboller kullanmıştır. Bazı eserlerinde ise ayrıntılı ve uzun anlatımlı bir yol takip etmiştir. Batılı ve doğulu birçok bilgin onun eserlerinden istifade etti. Batılı bilginlerden Galileo , Francis Bacon , Newton ve başka birçokları ondan faydalandılar.17. ve 18. asırda , batı ilim çevrelerinde meydana gelen birçok ilmi buluşların teşekkülünde , onun eserlerinin büyük tesiri vardır. Özellikle bugün kimya ilminde mevcut olan birçok orijinal keşif ve metotlar , hemen hemen bütünüyle ona ait veya onun fikirlerinden kaynaklanmıştır.

  Ünlü Fransız bilim tarihçisi M. Berthelot , Orta Çağlarda Kimya Tarihi adlı eserinde şöyle demektedir “Aristo’nun mantık ilmindeki yeri neyse , Câbir bin Hayyân’ ın kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo , mantığın kurucu ve üstadı olarak kabul edildiği gibi , Câbir bin Hayyân da kimyanın kurucusu ve üstadıdır”.

  Modern araştırmacılar şöyle demektedirler. Eğer Câbir bin Hayyân çağımız teknolojisini kullanarak aynı eserleri yazsaydı , modern sonuçlara ulaşırdı. Çünkü o tüme varım metodunu kullanıyordu. Yani maddenin en küçük parçasından araştırmaya başlayarak istediğine ulaşıyordu. Bununla beraber dış gözlemlerinde tümden gelim metodundan da yararlandı. Yani maddenin tabi halinden en küçük parçasına kadar inceleyerek sonuca vardı. Francis Bacon , bu metudu onun eserlerinden öğrenmiş , Decart ise onu taklit etmiştir.

  O deney yoluyla elde edilecek bilgi ve prensip kati ve değişmez olduğunu iddia etmedi. Aksine modern bilim çalışmalarında olduğu gibi , bunların zanni ve ihtimali olduğunu belirtti. Onun metodunun esasını “mazbut müşahede ve sağlam tecrübe” teşkil etmektedir. O bu metodu ile hayal ve kuru faraziyelerle oyalanmamış gerçek anlamında ilmi çalışmalar ortaya koyarak çığır açmıştır.

  Câbir bin Hayyân tıp, astronomi ve mantık , felsefe , fizik , mekanik gibi ilim dallarında da çalışmalar yaparak bunlarla ilgili eserler verdi. Usturlap hakkında yazdığı eseri gören alimler , eserin bin bölümden meydana geldiğini ve akılları durduracak üstünlükte olduğunu kaydetmişlerdir.

  Yazdığı eserler , asırlarca İslam medreselerinde okutulunca , Endülüs Müslümanları yoluyla Avrupa’ya geçti. İslam dünyasında ve Avrupa’da kimya ilminde Câbir çağının sonu bir türlü gelmedi. Öyle ki Avrupa’da bazı kimyagerler kabul görmesi için eserlerini ona mal ederek kendi eserlerine onun ismini yazdılar.

  Câbir’in eserlerinin büyük bir kısmı kayboldu. Bunlardan 27 tanesi Latince ve Almanca olarak Nürnberg , Frankfurt ve Strazburg’ta 1473-1710 yılları arasında basılmıştır.

« Yeni YazılarEski Yazılar »

WordPress'in desteğiyle.