- Anasayfa
- Bilim Adamları
- Cern
- Düşündüren Fizik
- Eğlenceli Fizik
- Fizik Eğitimi
- Fizik Konu Anlatımları ve Soru Çözümleri
- Fizik Plan ve Zümreleri
- Fizik Simülasyonları
- Fizik Sunuları
- Fizik Testleri ve Yazılıları
- Fizik Videoları
- Gazeteler ve Dergiler
- İletişim
- Kavram Yanılgıları
- Kişisel Gelişim
- Merak Edilenler
- Meslek Rehberi
- Nobel Fizik Ödülleri
- Olimpiyat Soruları ve Cevapları
- Öss Sınav Soruları
- Resimli Fizik
- Türk Bilim Adamları
- Üniversiteler
- Fizik Nedir
Mart 7, 2009
Bilimsel bir bulgunun serüveninden kısaca bahsetmek istersek; önümüze gelen son formülleşmiş bir fizik yasasının daha önceden nelerden esinlendiğini, bu bulguya nelerin kaynaklık ettiğini biraz irdeleyelim.
Yeryüzündeki kültürel farklılıklar fizik biliminin de farklılıklar göstererek gelişmesinin temel nedeni olarak gözlenmektedir. Klasik fizik diye adlandırdığımız, Newton’la özdeşleşmiş makro fizik yasaları batı kültürünün bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuantum fiziğinin gelişmesinde etkin olan doğu mitsizimidir. Doğu mistikçilerinin hayat anlayışları, yeni bir fizik anlayışına bilim çevrelerini götürmüştür. Önceden durağan kabul edilen evren, batı kültürünün bir sonucuydu. Hatırlanacak olunursa Galileo’nun’ dünya yuvarlaktır ve dönüyor’ demesi onu ömür boyu ev hapsinde kalmasına neden olmuştu. Eğer ki bu batılı manada bir görüşten vazgeçilmeyip, ısrar edilmiş olsa idi bu günkü fizik biliminin buralara gelmesi de hayal olurdu.
Doğu mistisizminin ana düşüncesi, dünyadaki bütün fenomenleri(dışa vurum) aynı gerçekliğin farklı belirişleri olarak kabul etmektir. Söz konusu olan varlık, evrenin özü olarak kabul edilmekte ve gözlemlediğimiz bütün olayların ve nesnelerin çokluğunun temeli ve de birleştiricisi olarak değerlendirilmektedir. Hindular bu varlık ya da gerçekliğe ‘BRAHMAN’, Budistler ‘DHARMAKAYA’(var oluşun bedeni) ya da ‘TATHATA’(varlık) derler. Bu varlık ya da gerçeklik’te kendisini dışa vurma arzusu yatmaktadır. Yani devamlı olarak var olup, yok olmakta ve kendisini daima değiştirmektedir. Doğanın özünde bulunan bu değişim arzusu, başka deyişle doğayı oluşturmakta olan gerçeklik yada varlığın daima kendisini değiştirmek arzusunda oluşu, kuantum fiziğinin temel dinamiği olmuştur. Bu düşünüşün doğayı okumaktaki kabiliyeti diğer kültürlerin bir anda üstüne çıkmış ve doğu mistisizmi bir anda revaçta bir görüş olarak parlamıştır.
Gerçekliğin dışa vurumu olarak, gerçeklik çok dinamik bir yapıya sahiptir. Yani evren şaşırtıcı bir hızla devingendir. Bütün doğu okullarının hedefi, evreni dinamik bir halde yakalayabilmektir. Evrenin karakteri ise sürekli hareketli kalmak ve her zaman hareket halinde olmaktır. Aynı zamanda evren bir akış ve değişim bütünü olarak kabul edilmelidir. Bu akış ve değişimin sonucunda bütün varlıklar, kozmik ışımanın varlıksal boyutlarına indirgenmiş hali olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu düşünüşlerin sonucunda ‘KARMA’ fikri ortaya çıkmıştır. ‘karma’ hareket anlamındadır. Tüm fenomenler arasında hareketli ya da dinamik bir etkileşimin varlığı karma görüşü tarafından kabul edilmektedir. ‘Tüm hareketler, zaman içinde ve doğadaki bütün kuvvetlerin karışımı ile oluşurlar’. Dikkat edilirse, bu görüş fizik biliminin tamamıdır. Çünkü doğadaki kuvvetlerin tamamı, sonucunda bir fiziki hareket meydana getirirler. Dört temel kuvvetin meydana getirdiği çeşitli hareket tipleri mevcuttur. Sabit olan bir cisim için, ideal ortamlarda hareket için kuvvet şartı mutlaktır.
Özet olarak; mistisizm öğretisi, organik, büyüyen ve ritmik olarak hareket edebilen, daima akıcı, yani değişim içerisinde olan bir dünya görüşüne sahiptir. Onlara göre buradaki bütün durağan varlıklar hayalidir. Dünyadaki hayali varlıklara bağlanmak da, ızdırapların başlıca nedenleri olarak görülür. Dünyaya bağlanabileceğimiz kadar değerli ve önemli, hiçbir şeyin bulunmadığını da ortaya atmışlardır. Bir mistikçi, hayatın akışına ayak diremekten çok, hayatın akışına ayak uydurandır. Yani ritmik danslarına katılan, hareketine eşlik edip, kozmik frekansı yakalayandır.
Mistisizmin bu dinamik niteliği, onun şu anki gözüken en önemli özelliğidir. Doğu mistikçileri evreni, aralarındaki bağıntıların durağan olmadığı, dinamik bir biçimde örülmüş olan ve birbirinden ayrışamayan bir ağ olarak görmektedirler. Yani kozmik ağ hayat doludur. Hareket eder, büyür ve sürekli olarak değişir. Modern fizik de evreni, tıpkı buna benzer bir ilişkiler ağı olarak kabul eder. Kuantum kuramında, maddenin dinamik yönü, atom altı parçacıkların dalgasal doğalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca mistik görüşün, izafiyet teoremine de önemli katkıları olmuştur. Çünkü burada uzay-zamanın birleştirilmesinde, maddenin varlığının, maddenin yaptığı hareketten ayrılamayacağı gösterilmiştir. Yine hepimiz biliriz ki kuantumda madde dalgaları diye bir teorem vardır. =h/p ‘Her hareketli parçaya bir dalga eşlik eder’ diye kısaca açıklayabileceğimiz, bu teorem de mistisizmi doğrulayan bulgulardır.
Kuantum kuramına göre parçacıklar, aynı anda da birer dalga gibidirler. Bu özellik ise onların çok özgün bir davranış sergileyecekleri anlamına gelir. Örneğin atom altı bir parçacık, küçük bir uzay bölgesine sıkıştırıldığında, buna çevresinde dönme ile cevap verir. Haps olma bölgesi ne kadar küçükse, parçacık bu bölgenin içinde o kadar hızlı dönme ile cevap vermektedir. Bu davranış tipik bir ‘ kuantum etkisi’ örneğidir. Bize, dışarıdan bakıldığında hareketsizmiş gibi gelen, büyük kütleler, aslında iç dünyalarına çok büyüten bir mercekle bakıldığında, çok karışık hareketler yumağı olarak gözükecektir. İşte bu hareket, sürekli devingenlik anlamına gelmektedir. Çevremizdeki bütün maddesel varlıklar, birbirleriyle atomik düzeyde ilişkiler kurarlar. Bu ilişkilerden, moleküler yapının olağanüstü çeşitliliği ortaya çıkar. Bu oluşumları meydana getiren proton ve elektronların birbirlerine bağlanışları, çekirdek kuvvetleri ve elektriksel kuvvetlerle olmaktadır. Bilindiği gibi doğada 4 temel kuvvet vardır. Bunlar:
1-Nükleer kuvvet
2-Elektriksel kuvvetler
3-Magnetik kuvvet
4-Kütle çekim kuvveti.
İlk işlevleri olarak, en güçlü kuvvet, nükleer kuvvettir. En zayıfı da kütle çekim kuvvetidir. Nükleer kuvvetler, çok güçlü olduklarından, ilişkide bulundukları parçacıkları oldukça küçük hacimlere sıkıştırırlar. Örneğin, atomun çekirdeğini bir arada tutan kuvvetler bu kuvvetlerdir. Bu nedenledir ki, iki proton birbiri çevresinde akıl almaz bir hızla dönerler. Ortalama c/4 kadardır. Yani bir protonun dönüş hızı saniyede 75 km/s kadardır. Tabi ki bu ortalama bir hızdır.
Elektriksel kuvvetlerin güçleri, nükleer kuvvetlere göre biraz daha zayıf olmalarına rağmen, onlarında hatırı sayılır bir kuvvet olduğu bir gerçektir. Elektronlar çekirdek çevresinde bu kuvvetle çekirdeğe bağlı olarak dönerler. Daha zayıf olduklarından, elektronları proton kadar küçük bir hacme sığdıramazlar. Bu nedenle atomun yarıçapı, çekirdeğin yarıçapından çok büyüktür. Yani elektron protona göre daha geniş bir alanda döner. Dolayısıyla hızı da protonun hızından çok daha küçüktür. Bir elektronun çekirdek çevresindeki dönüş hızı ortalama 11 km/s dir.
Kütle çekim kuvveti ise zayıf bir kuvvet olup, büyük kütleler arasında kendini hissettiren bir kuvvettir. Küçük kütleler arasında da elbette mevcuttur, ama çok zayıf olduklarından ihmal edilirler. Kendisine bağladıkları cisimleri, zayıf olmaları nedeni ile çok büyük yarıçaplarda döndürürler. Bunun sonucunda, dönüş hızları da oldukça küçüktür. Örneğin, dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızı yaklaşık, ortalama olarak 30 km/s dir. Bu hız Güneş ile Dünyanın ortalama yörünge yarıçapı düşünüldüğünde, elektron ve protonun dönme hızına göre çok küçük bir hızdır. Bir proton 75 km/s’lik hızla proton çevresinde oldukça büyük sayılarda tur atmakta iken, ya da bir elektronun çekirdek çevresindeki tur sayısı ortada iken, dünya bir yıl gibi uzun bir zamanda bir turunu ancak atabilmektedir.
Kütle çekiminin diğer büyük kütleler arasında da olduğu varsayıldığında, güneş sistemimiz, galaksi odağı çevresinde ortalama 250 km/s’lik hızla döndüğünü ve bu dönüşlerin her çekimsel kuvvetlerin olduğu yerde var olduğunu ve mikro’dan makro’ya her varlığın muhteşem bir ahenk içerisinde dönme hareketinde bulunduğu görülmektedir. Hareketin çeşidinin dönme devingeni olması da ayrıca bu hareketlere ayrı bir esrar katmaktadır.
Sonuç olarak İslam ve Türk kültürüne bakıldığın da ise Hac ibadetinden, Mevlana’nın Sema hareketlerine kadar hepsinde, hep evreni anlamaya ya da evrenin yaşayan hareketlerinin tekrar edildiğini düşünmekten insan kendini alamıyor. Çünkü var olandan hiçbirisi dönmeden edemiyor.
Aslında doğu mistisizmi, bu verileri kendi din öğretilerinden almaktadır. Yer yüzüne gönderilmiş bütün dinler, İslam dinidir. Ne var ki bütün bu dinlerin asılları bozularak, adları da İslam olmaktan çıkıp, Hıristiyanlık, Musevilik ..gibi adlar almışlardır. Aslen böyle bir din ya da dinler yoktur. Yer yüzüne gönderilen tek din İslam dinidir. Budizm ya da diğer dinler aslı bozulmuş İslam dinidir. Bu nedenledir ki, İslamiyet, yer yüzeyindeki bütün doğru din öğretilerini kapsar. Yani doğu-batı bütün mistik düşünceleri kapsar. Bütün bu anlattıklarımız, İslam medeniyeti ve kültürü içerisinde mevcuttur. Öyleyse biz neden ilmi gelişmelere ön ayak olamıyoruz? Sorusunun cevabı; batının terk ettiği değerleri, batılılaşmak için zoraki yaşıyoruz da ondan.
Mart 7, 2009
Bundan önceki yazımızda, kültürlerin fizik bilimi üzerinde nasıl bir etki yaptığını yazmıştık. Kuantum fiziğinin gelişmesindeki felsefeyi oluşturan etmenlerin en başında, Hint felsefesinin, Hint öğreti okullarının çok önemli işlevler gerçekleştirdiğini ve bu kültürlerin hepsini İslam kültürünün kapsadığını söylemiştik. Bilinmeyen yönüyle İslam öğretilerinin bilime nasıl bir rehber olacağını bir örnekle anlatmaya çalışacağım.
Doğu okullarının yerini, İslam kültüründe tasavvuf okulları almaktadır. Doğudaki ‘Zen Öğretisi’ Okulunun yerini bizim kültürümüzde, örneğin ‘Ashabı- Kehf’ in üniversitesi almaktadır. Ya da bir tasavvuf okulu onun yerini almaktadır. Mevlana’nın tasavvuf öğretisi gibi. Her tasavvuf öğretisi bir mistik düşüncenin öğretisi konumundadır.
Bundan önceki Doğu Okullarının bazı öğretilerinin fizikteki karşılıklarını söylemiştik. Örneğin Şiva Dansının, evrenle bir haberleşme olduğunu, bunun da kuantumda, her hareketliye bir dalganın karşılık geldiğinin karşılığı olduğunu belirtmiştik. Bunu zaten İslam kültürün de velilerin; ‘her an her yer delikleriyle’ açıklamak mümkündür. Bunun yanında daha özele indiğimizde, Yazılan tasavvuf kitaplarından, bilime yol göstermek şöyle dursun; bilimin en son nereye kadar varacağını kestirmek dahi mümkün gözükmektedir. Sırası geldikçe yazacağımız üzere, Mevlana’nın ‘Mesnevi’ adlı eserinde bize sunulan ‘evren modellerini’ ilk olarak yazmak isterim. Mevlana diyor ki;
• Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz bir alemdir.Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir, beslenir.
• Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
• Varlıkta hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür.
• Duygu ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise ….Yokluğa, hayale ve varlığa nispetle büsbütün dardır. Adeta daracık bir zindandır.(M.E.B yayınları cilt-1 syf- 248)
• Yüz binlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin onları yine varlık alemine getirir.
• Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden, varlık alemine, katar- katar yüz binlerce kervan gelip durmakta!
• Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o uçsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar.
Yine sabah vakti, o Tanrıya mensup ruhlar ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.
• Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler.
• Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek, bağlarda, yeşilliklerin matemini tutar.
• Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, ‘Yediklerini geri ver’ diye tekrar ferman çıkar.
• ‘Ey kara ölüm, nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver!’ (diye emredilir)…….. (Cilt-1 syf-151)
Mevlana’ya göre; Birbirini kapsayan en az 4 evren düzeni içerisinde yaşamaktayız. Nüve evren bizim içerisinde yaşadığımız, en küçük ‘Duygu ve Renk’ evrenidir. Bu evren içerisinde yaşadığımız galaksi sistemlerinin, yani görünür evrenin tamamını kapsar. Bunu kapsayan ikinci evren türü ise ‘Varlık Evreni’ dir. Bu evren, duygu ve renk alemini kapsadığı gibi, bizim evrenimize gelen maddelerin de son şeklinin alındığı ikinci büyük evrendir. Adından da anlaşılacağı üzere varlığın ilk belirdiği evrendir. Bunu da kapsayan üçüncü büyük evrenin ‘Akıl ve Hayal’ evreni olduğunu görüyoruz. Bu evrenin, kendisinden önce gelen diğer büyük iki evreni de kapsadığını yani çevrelediğini anlıyoruz. Yine bu evrenin akıl ve hayalden oluştuğunu görüyoruz. Yani kullandığımız aklımızın bir evreni olduğunu hayretle anlıyoruz. Dördüncü ve son evrenin ise; bütün evrenleri kapsayan, en büyük evren olduğunu görüyoruz. Bu evrenin adı ‘Yokluk Evreni’dir. Yani burada maddi varlık adına hiçbir şey yoktur. Bu evren, kümelere benzetilmek istenirse, her şeyi kapsayan evrensel küme niteliğindedir. Bu evrenin sonunun olmaması da evrenselliğinin ve sonsuz oluşunun bir göstergesidir.
Bu cümlelerden anladığımız sadece bunlarla sınırlı değil elbette. ‘Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir, beslenir.’ Cümlesi üzerinde biraz duracak olursak; aklın, varlığın, duygu ve bütün maddelerin kaynağının yokluk alemi olduğu görülmektedir. Oradan yaratıldığı ve oradan beslendiği çok açık bir şekilde ifade edilmektedir.
Maddenin oluşum sırasının, yokluktan başlayarak, öncelikle aklın oluştuğunu, daha sonra maddenin varlık aleminde temel taneciklerinin oluştuğunu anlamaktayız. Nihayetinde ise madde son şeklini temel taneciklerin bir araya gelmesiyle bizim evrenimizde görünür şekline girmiş olmaktadır.
Dikkat edilecek en önemli olaylardan birisi ise şudur. Yokluk evreni ile tabir edilen, her şeyi kapsayan evrenin ‘Allah’ın ruhu olduğudur. Bütün bu evrenleri insana benzetecek olursak; İnsanın bir ruhu vardır. Aynı zamanda bir de aklı ve cismi yani varlığı vardır. Daha dikkatli baktığımızda insanın kendisinin bir evren olduğunu görmekteyiz. Yani her insana karşılık gelen bir evren vardır. Bu cümlelerin doğuracağı sonuçlar da daha ilginçtir. Kimi hadisi şeriflerde ‘ insanı öldürenin insanlığı öldürmüş gibi, yaşatanın da evreni yaşatmış gibi olacağı’ vurgusunun altında yatan gerçeğin sanki bu olduğudur.
Çıkarılacak diğer bir sonuçta maddenin yaratılış sırasında gizlidir. Maddenin yaratılış sırasının; ruh, akıl, varlık ve madde şeklinde oluşudur. Maddenin son şeklinin akıl sırasından geçtik ten sonra varlık olmaya adım atışı, aklın madde oluşturduğu üzerinde insanı düşündürmektedir. İnsanın evrenin kendisi olduğu gerçeğini göz önüne alarak, birkaç düşünme eksersizi yapılacak olursa, her düşünüşün hayal evreninde yerinin oluşu aşikarca görülecektir. Çünkü sayılan bütün evren düzenleri içerisinde insanın bir parçası mevcuttur. Maddi varlığı duygu evreninde, atom altı parçacıklarıyla varlık evreninde, akıl ve hayaliyle de hayal evreninde, ruhuyla da yokluk evrenindedir. Yani insan her düşünüşünde hayal evrenine akıl ve hayal aktarmaktadır. Hayal evreni sanki insan düşünceleri ile beslenmektedir. Her düşünüş, en azından bir hayal oluşturacağı için, oluşacak maddenin de hammaddesi üretilmiş olacaktır. Evren düzenindeki hayal alemine çıkan her aklın madde oluşturacağı muhakkak olduğuna göre her düşünüşte madde oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, insan bilinci bir bilimdir. Oluşumumuzu meydana getiren gerçekliğin ta kendisidir. Bilinç, evreni besleyen tek olmasa da önemli bir parçasıdır. İnsan evrenin kendisi olduğuna göre ve her evrenden bir parça taşıdığına göre, insan her an evrenin her yerindedir. Öyle ya sen iyi düşün, ne çıkarsa bahtına.
Mart 7, 2009
Aşağıya çıkarılmış evren düzenlerinin; her şeyi kapsayan Yokluk Aleminden(Büyük Ruh), itibaren hayal ve düşünce alemi, varlık alemi, duygu ve renk alemi olarak için içi şeklinde sarmalandığına dikkat ediniz. Yine daha önceden bahsettiğimiz, düşüncenin madde oluşturduğu bilgisini de göz önüne alarak, bilincin bilim oluşturup oluşturmayacağına hep beraber karar verelim.
İnsan ruhuyla Allah’tadır(cc). Bir insan dünya üzerinde bir fiil gerçekleştirmek isterse; önce o fiili düşünür ve kafasında karara bağlar. Kafaya oturtulmuş bu fikir, tam kararlılığa ulaştığında, bu düşüncelerin tamamı hayal alemindedir. Bu alemde akıllar ve düşünceler yüzer. Yani o alemin maddesi akıl, düşünce veya hayallerdir.Yalnız karara bağlanmış kendisine inanılmış düşünce ve hayallerden oluşmaktadır. Allah’ın(cc) ruhunun güneşliğinde ve insan ruhunun cisimliğinde akıl ve düşüncenin oluştuğunu, insan ruhunun güneşliğinde, aklın cisimliğinde de maddenin oluştuğunu varsaydığımıza, yani düşüncenin madde oluşturduğunu söylediğimize göre; fiili gerçekleştirecek insanın tam kararlılıkla şu an için dünyada eşi olmayan bir mekik yapmak istediğini düşünelim. İradenin bu işi yapmaya yeterli gücü olduğunda, bu düşüncelerin tamamı ‘Hayal Alemindedir’ Hayal alemine varan bütün düşüncelerin de yaratılma zorunluluğu olduğunu evren düzeninden sezebilirsiniz. İnsan ruhunun güneşliğinde artık gölgesi düşürülecek bir düşünce maddesi elde edilmiş olur. Bu düşünceye insan bilincinin ve ruhunun etki etmesiyle, o fiil, yani mekik yapma işi yaratılmaya başlanmış olur. Bu iş için yapılan gerek maddi gerekse düşünsel hareketler ve elde edilen kazanımların tamamı; yaratılmış olur. Buradan bir maddi mekik gövdesi doğduğu gibi, gerekli bilgi ve yeni düşünceler de ortaya çıkar. Öyleyse bilinç doğanın tam manasıyla bir parçasıdır. Bilinç olayı doğa parçası olmakla kalmayıp, yeni düşünceler oluşturarak, evren maddesi üretmeye ve çogaltmaya neden olduğunu da hissettirmektedir.
Modern bilim de bu konuya oldukça kafa yormaktadır. Roger Penrose bilinç hakkında şunları söyler. ‘Belki de oluşumumuzu sağlayan ayrıntılı yöntem, bizi oluşturan maddeye hükmeden kesin fiziksel yasalarda olduğu gibi, bilincimizle gerçekten ilgilidir. Belki, maddenin özel doğasının altında yatan ve maddenin nasıl davranması gerektiğine hükmeden erişilmesi zor nitelik her ne ise onu anlamamız gerekecek. Fizik bilimi henüz bu aşamaya gelmemiştir. Açığa çıkarılması gereken daha birçok giz ve kazanılması gereken daha derin bir sezgi söz konusudur.’
Osman Yılmaz
Mart 7, 2009

Dünya kurulduğundan günümüze kadar bilimin gelişmesi yönünde birçok bilim adamı ve felsefe insanı bilime katkıda bulunmuş, bu katkı; kimi zaman bazı insanları ön plana çıkarmış, bazı düşünürleri gerek çağın şartları, gerekse anlaşılamamak probleminden dolayı arka plana itmiştir.
2000’li yıllara gelindiğinde ^bilgi çağı^ deyince, artık geçmişin materyalist ve determinist biliminden çok mistik ve bütüncül bir yapı anlaşılır olmuştur. Şu bir gerçektir ki; çağın ve insan ihtiyaçlarının gereği olarak kimi düşünceler ön plana çıkarılıyor, onun üzerinde bilim ve felsefe ilerletiliyor, diğer düşünce veya felsefeler ikinci plana itiliyor. Aristo felsefesinde zamanın gerekleri olarak, Newton mekaniği gelişmiş, önemini yitirmemekle birlikte bugünün biliminin araştırma konusu olmaktan uzaktır. Şimdilerde revaçta olan konu kuantum fiziği ve kozmolojidir. İzafiyet Teorisiyle birlikte uzay ve zaman kavramları günümüz biliminin oldukça ilginç araştırma alanları arasındadır.
‘Evrende tekliği kavramaya’ yönelik olan bu gelişme kendisini anlaşılması güç bir şekilde manifesto etmekte, kimilerine göre üzerinde durulması gerekmeyen fizik ötesi olaylar olarak tanımlanmakta ve red edilmekte, kimilerine göre ise asıl fiziğin kendisini oluşturmaktadır. Doğu Hint, Çin felsefeleri, mistisizm; özellikle kuantum fiziğinin gelişmesinde ‘ çok ilginç felsefe’ oluşturmuştur. Zamanın fizikçileri kuantum fiziğini geliştirmek ve araştırmalar yapmak için, adeta Hindistan ile özdeş olmuşlardır. ‘Zen Öğretisi, ying ve yang zıtlıkları, ‘evrenin değişim içerisinde olması’ yeni fiziğin başlıca dinamikleri olmuştur.
Artık aklın varlığından doğan ‘Tanrı’ düşüncesi tarihe karışmış, yerine aklın üstünde, daha doğrusu her şeyin üstünde ‘ ALLAH ‘ kavramı ön plana çıkmıştır. Frıtjof Capra’ da ‘Fiziğin Tao’su’ adlı eserinde özellikle Aristo’yu yanlış yol göstermesinden dolayı ‘Fiziğin önünü tıkayan kişi ‘ olarak görür. Paul Davies ‘Tanrı ve Yeni Fizik’ adlı eserinde de her şeyin ‘teklikten’ geldiğini önemle vurgulamaktadır. ‘Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısı ile hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişmeler sağlandığında bütünün görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini sembolize eden ‘HOLOGRAM TEORİSİ’’’ Bunları artırabiliriz, aslında burada anlatılmak istenen İSLAM BİLGİN’lerinin nasıl bir ‘ FİZİK FELSEFESİ’ oluşturduğudur.
MEVLANA’nın Fizik bilimine katkısını ve fiziğe yol gösterişi bize göre taktire şayandır. Çünkü kendisi ile özdeş olmuş SEMA’dan tutunda ‘FİHİ MAFİH’ ve MESNEVİ’nin bütün ciltlerinde inanılmaz yol gösterişine rastlıyorsunuz. Mevlana da düşünsel felsefeden çok ‘seyreden bir felsefe’ hakimdir. Yani bir düşünce insanının bir konuya kilitlenip de çıkarmış olduğu bir kazanım; Mevlana da seyredip de söyleme anlamına geliyor. Buradan anladığımıza göre Mevlana astıral hareket edip;(Astrallık; kişi yada maddenin boyutlar ötesi hareket edebilme yeteneği) bazı duvarları aştığını, ışık hızından daha büyük hızlarla hareket ettiğini görebiliyoruz. Mesnevi’nin beşinci cildinde yıldız oluşumunu seyredişi, ve bizlere ‘ALLAH öyle bir kimyagerdir ki, dumandan yıldız çıkarır’ sözünün günümüz bilimiyle birebir uyuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat Mevlana’nın 13. yy’da bunu rasat ederek yazamayacağı kesin.Yıldız oluşumunu da birebir anlatması seyrederek fizik oluşumunu incelemesi anlamına gelmektedir.
Burada Mevlana nasıl oldu da astral hareket edebildi. Bu olayın kendisi dahi tek başına büyük bir fiziğin kapısını aralamaktadır. Yaşayışı, bir yükselişe benzetmekte, merdiven basamaklarının durmaya elverişli olmadığını; durmanın zarar olduğunu, devamlı değişim ve gelişmek içerisinde olmak gerektiğini, yani kuantum fiziğinin temellerini vermekte, özellikle her fırsatta maddenin zıtlıklarla tanımlandığını ve zıtlıkların eşyanın tabiatı olduğunu vurgular. Atom altına inildiğinde, yani makro ve mikro fizikte ise vurgu birebir doğrudur.
Zaman boyutunda elektron gelecekten geçmişe doğru, başlangıca doğru döner. Pozitron geçmişten geleceğe doğru gider. Mevlana insanın madde olarak yaratıldıktan sonra zaman boyutunda ilerleyeceğini, madde boyutundan melekut boyutuna geçeceğini söylemektedir. Burada da yine astrallık ve boyut ötesi olaylar dikkati çekmektedir. Sıkca vurguladığı gibi evrenin tek evrenden değil birçok evrenden oluştuğunu da belirtmektedir.
‘Işık hızını geçme’ tabirleri dilde bir alışkanlık olduğu üzere kullanılmıştır. Aslen Einstein’a göre cisimler hızlandıklarında ‘özel görelilik’ kuramına göre buna kütle artışıyla karşılık vermektedirler. Fakat ‘genel görelilik’ için bu doğru değildir.Yani ‘özel görelilikte’ ışık hızını aşmak şimdilik imkansız gözükmektedir. Öyleyse duvarları aşıp ta astral hareket nasıl gerçekleşmekte? Bu sorunun cevabına daha sonra dönmek üzere, şimdilik ‘imajinerlik’ artışı olarak bakalım yeterlidir.
MEVLANA VE FRED HOYLE
Bir gökbilimci olan Fred Hoyle 1950’li ve 1960’lı yıllarda çok popüler bir bilim insanıdır. Hiçlikten madde oluştuğunu savunan bir fikirdeydi. Bu fikrin büyük patlamadan daha saçma bir düşünce olmadığını da vurgulamaktaydı. Ancak büyük patlama konusundaki veriler güçlendiğinde bu fikrinden 1960 ların ortalarında vazgeçti. Yine de sürekli genişleyen evren düşüncesi kendisi için çok güzel bir hayal ürünüdür.
Evrenin oluşumu hakkında günümüzde iki teori gündemdedir. Bunlardan birincisi ‘BÜYÜK PATLAMA’ diğeri ise ‘SÜREKLİ OLUŞUM’ teorisidir. Büyük patlama bütün evrenin nokta büyüklükteki sonsuz enerji yoğunluğundan büyük bir patlama ile çok kısa bir sürede oluştuğunu varsayar ve patlamadan sonra kütlelerin oluştuğunu öne sürer. Sürekli evrenin genişlemesini de buna yorar. Şöyle ki : Büyük patlamadan sonra ortaya çıkan kütleler oluştuğunda büyük bir hızla uzaya saçılmışlardır. Saçılan kütleler ışık hızına yakın hızlarda seyrettiklerinden daima aralarındaki uzaklıklar artacaktır. Bu da evrenin sürekli genişlemesini gerektirir. Bir örnek verecek olursak; sönük bir balona nokta benekler yapın. Balonu şişirmeye başlayın, nokta beneklerin yüzeyinin büyümediğini varsayarak, balonun şişmesiyle hem noktalar arası uzaklıkların arttığını hem de balonun hacminin büyüdüğünü gözlemlersiniz. Bu gözlem galaksiler içinde aynen geçerlidir. Hız duvarını aşan galaksilerin gözlemlenen evrenin dışına çıktığını ve görülmediğini düşünün.
‘Sürekli Oluşum’ teorisine göre de evren daima bir tür madde tarafından beslenmektedir. Öncelikle bir boşluk ele alalım. Bu boşluğa devamlı seyreltik gaz pompalayalım. Bir süre sonra pompalanan gaz, öyle çokluğa ulaşır ki, bunlar arasındaki çekim kuvveti hatırı sayılır hale gelir. Daha doğrusu galaksiler tarafından bu madde, düzensizlik haline itilir. Çekim etkisinden kurtulamayan kütleler, yoğunlaşarak gaz ve toz bulutları halinde kümeleşirler. Artan yoğunluk ve çekimden doğan basınç etkisiyle, gaz bulutu içerisinde nükleer füzyon tepkimesi başlayarak yıldız oluşumu gerçekleşir. Bir dizi yıldız oluşumdan sonra galaksi sistemleri meydana gelir. Bu olayın muhtemel birkaç uzay noktasında oluştuğunu varsayınız. Bu varsayımla bir çok galaksi sistemleri açığa çıkacaktır. Gravitasyonel çekim etkisiyle yakın kütleler birbiri çevresinde eliptik dönmeye koyulurlarken; uzak kütleler, çekim etkisinin, itme etkisine dönüşmesi nedeniyle birbirlerini iteceklerdir. İtme kütleleri zıt yönlerde hızlandıracaktır. Daha doğrusu üç boyut uzayda her yönde yol almaya mecbur edecektir. Hızlanan bu kütleler, zamanla hız artırıp ışık hızı duvarını aşacaktır. Bizim yaşadığımız galaksi sistemleri ile diğer bir galaksi sistemi arasına bir gözlemci yerleştirelim. Uzayda bir cisim gerek elektriki gerekse, gravite olarak bir cismi çekiyor ya da itiyorsa kendisi de; boyutu ne olursa olsun, aynı kuvvetle itilir ya da çekilir. Bizim yaşadığımız galaksi hangi kuvvetle diğer galaksiyi itiyorsa aynı kuvvetle de kendisi itiliyor demektir. Kısaca uzaydaki bütün kütleler bu itme yada çekme kuvvetinin etkisine girerler. Bir cismin bir kuvvet etkisinde hızlanacağını varsayarsak, uzak galaksiler birbirlerinden hızlanarak uzaklaşacaklardır. Her iki galaksiyi de gözlemleyen gözlemci bir süre sonra ikisini de göremeyecektir. Bunun nedeni çok uzaklaştıklarından değildir. Hızlanan galaksilerin ışık hızını aştıklarındandır. İzafi olarak ışığı oluşturan yıldızın bir yöne doğru ışık hızında gittiğini düşünürsek, izafi ışık hızı sıfır olacak ve uzayda yol almayacaktır. Gözlemciye gelemeyen ışıktan ötürü gözlemci de bir şey göremeyecektir. Ama bu olaylar için geçen süre küçük bir süre olmadığından; bu oluşum gerçekleşene kadar ‘ANA MADDE’ ile dolan evren, kendisini daima yenileyecektir. Yani gözlemci duvar aşan galaksileri gözlemleyemeyecek, fakat yeni oluşan galaksi sistemlerini gözlemleyebilecektir. Sanki evren hiç değişmiyormuş gibi algılayabilecektir. SÜREKLİ OLUŞUM’ a göre de durum budur.
Gerek büyük patlama gerekse sürekli oluşum teorilerinin birleştiği bir nokta var. O da evrenin her durum da yaratıldığıdır. Büyük patlama büyük bir enerjiden bir anda bütün maddelerin yaratıldığıdır. Sürekli oluşuma göre de yaratılmanın sürekli devam ettiğidir. Sürekli oluşum akla daha yatkın bir teori gibi gelmektedir. Çünkü yukarıdaki gözlemciye dönecek olursak; gözlemci büyük patlamaya göre gözlem yapmış olsa idi, bir süre sonra karanlık bir uzay gözlemlemek zorunda kalacaktı.Çünkü bütün kütleler ışık hızı duvarını aşacaktı. Oysa bugün, uzayda galaksi sistemlerini rahatlıkla gözlemlemekte isek de bununda tam olarak olgulara oturduğunu söyleyemeyiz. Çünkü evrenin tam olarak yaşını bilememekteyiz. Yine de yıldız oluşumu, karadelikler ve yıldız patlamaları sürekli oluşumu daha anlaşılır kılmaktadır.
Mevcut olan bu tezler hakkında, daha fazla söz söyleyebiliriz. Fakat yine de akla gelen sorulardan bir tanesi de, bu maddelerin, yani sürekli bizim evrenimize pompalanan maddenin, kaynağı nedir? İşte burada Mevlana devreye giriyor. Lütfen aşağıya yazdığım MESNEVİ 1. CİLTTEN alınan bölümü dikkatlice okuyalım. Ne demek istediğini anlamaya çalışalım ve diğer teorilerle karşılaştıralım.
• Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz bir alemdir.Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir, beslenir.
• Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
• Varlıkta hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür.
• Duygu ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise ….Yokluğa, hayale ve varlığa nispetle büsbütün dardır. Adeta daracık bir zindandır.(M.E.B yayınları cilt-1 syf- 248)
• Yüzbinlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin onları yine varlık alemine getirir.
• Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden, varlık alemine, katar- katar yüzbinlece kervan gelip durmakta!
• Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar.
Yine sabah vakti, o Tanrıya mensup ruhlar ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.
• Güz mevsiminde o yüzbinlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler.
• Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek, bağlarda, yeşilliklerin matemini tutar.
• Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, ‘Yediklerini geri ver’ diye tekrar ferman çıkar.
• ‘Ey kara ölüm, nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver!’ (diye emredilir)…….. (Cilt-1 syf-151)
Ne dersiniz? İlginç değil mi? Anladığımıza göre; en az birbirini kapsayan dört evrenden bahsetmektedir. Buna evren demek doğru olur mu? Bilemiyorum. Fakat dört alem kesinlikle vardır. Biraz irdeleyecek olursak; buradaki alemler, diğer anlamlarda değil; evren anlamına gelmektedir. Nasıl mı? Hayvanlar alemi, bitkiler alemi….vb.. bir anlam taşımıyor. Çünkü burada ‘alem’ kendi cinsinden olanı ifade etmektedir. Yukarıdaki ‘ alem’ sözcüğünün kullanımında ise, bir farklılık vardır. Birbirinden bağımsız görünen, fakat kendi aralarında ilişkileri olan, iç içe geçmiş bir evren düzeninden bahsetmektedir. En içte , ‘duygu ve renk alemi’, onun hemen dışında onu sarmalayan ‘varlık alemi’, yine onu sarmalayan, ‘hayal alemi’, son olarak da, onu da sarmalayan ‘YOKLUK ALEMİ’
İyi de, bütün bunlar ‘FİH-İ MAFİH’ değil mi? (Yani ‘için içi’, ‘iç içe geçme’ demektir.)
Başlangıçta, maddenin hiçlikten yaratıldığını savunup ta, daha sonra bu düşüncesinden vazgeçen Hoyle; ‘Yaratılan maddenin’ kaynağını sorgulamakta ve bir cevap bulamamaktadır. Sanki bir çıkmaza düşmüş insanın çırpınışlarını sergilemektedir. En sonunda maddenin hiçlikten çıktığını, yaratıldığını kabul eder.
Mevlana’ya göre ise; Madde evreninden, yani duygu evreninden, yüzbinlerce zıddın birbirlerini yok ettiğini söyler. Bilindiği gibi bütün maddeler kendilerini bir zıt ile tanımlarlar. Şöyle ki ; maddenin temel parçacığı olan (+) yük (Kuarklar) olmasa, (-) yük elektronu tanımlamak mümkün değildir. Bu iki varlığın bir araya gelmesiyle de madde tanımlanabilir forma girmiş olur. Bu zıtların birbirleriyle iyi geçinmeleri, maddenin yaşanılır kılınmasını sağlar. Kuarkların oluşturduğu protonlar çevresinde elektronların dönmeye başlamasıyla, hayatta olan bir madde oluşmuş olur. Yıldız ölümlerinde olduğu gibi yüksek basınç altında, zıtların çökmesiyle, önce nötron yıldızı, daha sonra da daha büyük basınçlara maruz kaldığında yok olup, sadece bir noktaya dönüşmesi, yani ‘karadelik’ oluşturarak ‘duygu’ evrenindeki hayatına son verir.
Mahvolan bu maddelerin, ruhlar halinde yokluk evrenine ulaştığını kast edip; varlık evreninin sahibinden, yokluğa, ‘aldıklarını geri ver’ fermanının çıkması, yani evrene tekrar hidrojen olarak madde pompalanması. Buradan bütün varlığın sebebinin, yokluk evreni olduğu da anlaşılmaktadır. Sanki Hoyle’nin çıkmaza düştüğü sorunun cevabı gibi…
Olayları dikkatlice süzüp; biraz daha irdeleyelim. ‘Zıtların mahvettiği’ maddenin ‘yokluk evrenine’ ruh olarak döndüğü, oradan tekrar ‘varlık alemine’ katar- katar, besleklerin geldiğini; özellikle ‘Yediklerini geri ver!’ fermanının çıkması, maddenin en az iki kavramlı bir varlık olduğunu söylemekte. Birinci kavramı biz biliyoruz. Bunun adına da ‘kütle’ diyoruz. Ama mahvolan maddelerin yokluk alemine dönen, ‘KAVRAMSAL VARLIĞI’ nedir?
Bütün mesnevileri ve diğer yazılanları anlamaya kalksanız, bir şeyin vurgusunun tam farkına varırısınız. O da KUR’AN-I HAKİM’ in ABC’ sini öğretmektir. Yani hepsi de Kur’an-ı anlamaya yönelik çalışmalardır. Bu da aşağıdaki ayetleri çok güzel açıklamıyor mu?
‘Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini anlayamazsınız. Bunca azametiyle beraber, kullarının gaflet ve cürümlerine karşı, O, halimdir, gafurdur’. (ISRA-44).
‘ Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik.’ (SÂD- 18-19)
‘Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tenzih ve tesbih eder. O aziz ve hakimdir.(Hadid-1)
Ne dersiniz! Maddelerin bir de ‘takdis’ ve ‘tesbih’ yönü mü var? Sadece kütle değil mi? Acaba?
OSMAN YILMAZ