Mart 7, 2009

Yorumsuz

2010 Öss Sistemi

admin

 YÖK, 195 Dakikalık Tek Sınavı Kaldırıyor. 2010′daki Yeni Sistemle İki Ayrı Sınav, İkinci Sınavda da 4 Ayrı Test ve 1 Yabancı Dil Sınavı Olacak.
Akşam’dan Kıvanç El’in haberine göre, 2010 yılında ÖSS‘de yapılacak köklü değişiklikler konusunda önerilen sistemin ayrıntıları netleşmeye başladı. Yeni sistemde öğrencilerin kaderini 195 dakikalık tek sınav belirlemeyecek. Öğrenciler temel sınavın yanında 2 haftaya yayılan 4 farklı dersin testleriyle karşılaşacak, çözdükleri testlere göre bölümlere yerleşecek. Önceki gün YÖK Genel Kurulu’nda ele alınan sistemde öğrenciler, nisan ve haziran aylarında olmak üzere iki aşamalı sınava girecek. Nisan ayında temel bilgilerin yer aldığı sınavda belirlenecek barajı geçenler haziran ayındaki sınavlara girecek.

YÖK’ÜN ÖNÜNDEKİ YENİ SİSTEM ŞÖYLE:

Nisan’daki sınavda öğrencilere basit düzeyde Matematik, Türkçe, Fizik, Kimya, Biyoloji, Tarih, Coğrafya, Felsefe, Psikoloji soruları yöneltilecek.
Haziran’da 2 haftaya yayılan 4 farklı ders testi öğrencilere uygulanacak. Bu testler; ‘Matematik’, ‘Edebiyat’, ‘Fen’ ve ‘Sosyal’ testlerinden oluşacak.
Matematik okumak isteyenlerin sadece bu teste girmesi yetecek. Fakülteler hangi testlere göre öğrenci alacağını açıklayacak.

Moleküler Biyoloji ve Genetik okumak isteyen bir öğrenci ‘Matematik’ ve ‘Fen’ testini çözecek. Fen testi içinde yer alan ‘Biyoloji’ sorularının standart sapmaları da farklı hesaplanacağından ‘Biyoloji’ sorularının önemi artacak.
Yabancı Dil bölümlerinde okumak isteyenler 2 haftalık sınavın haricinde 3′üncü hafta ayrı bir Yabancı Dil Sınavı’na girecek.Meslek lisesi öğrencileri de genel lise öğrencileri ile aynı şartlarda sınava girecek. 2 yıllık Meslek Yüksek Okulları’na sınavsız geçiş hakkı kaldırılacağından meslek liseliler ‘Temel’ düzeydeki sınavın ardından puanlarına göre 2 yıllık fakültelere de yönelebilecek.
4 yıllığa gitmek isteyen meslek lisesi öğrencilerinin önü de kapanmayacak. Meslek liseliler, 4 teste girerek mezun oldukları alan dışında istedikleri bölümlere yerleşebilecek.
Örneğin, bir teknik lise makine, motor gibi bölüm öğrencisi, 2 yıllık okumak isterse sadece ‘Temel’ düzey sınavına girip üniversiteye yerleşebilecek. 4 yıllık bölüme gitmek isterse 2′nci aşama sınava girecek. Hangi bölümü okumak istiyorsa o bölümle ilgili belirlenen testi çözecek. İsterse 4 testi de çözüp bölüm hakkını artıracak. İmam hatip lisesi öğrencileri de istedikleri bölüme istedikleri testi alarak gitme hakkına sahip olacak. 28 Şubat öncesi dönemde imam hatip öğrencilerinin de arasında olduğu meslek lisesi öğrencileri istedikleri alanlarda tercih yapabiliyordu.

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Yazılı Sınavlarda Dikkat Edilmesi Tavsiye Edilen Hususlar

admin

Eğitim ve öğretimin en önemli basamaklarından birisi yapılan eğitimin değerlendirilmesidir. Yazılı sınavlar değerlendirmenin en önemli basamaklarından biridir. Yazılı sınavların hazırlanmasından yazılının okunmasına kadar birçok basamakları vardır. Öğretmenlere faydalı olur düşüncesi ile yazılı sınavlarda dikkat edilmesi gereken genel kurallara değinmek istiyorum.

•    Yazılının hazırlanması: Bir yazılının hazırlanabilmesi için yeterince konunun işlenmiş olması gerekir. Sınavın selameti için A ve B grupları şeklinde hazırlanmalıdır. Gruplara ayırırken soruların paralel olmasına dikkat edilmelidir. Soru sayısının 6 ile 8 arasında olması tavsiye edilir. Boşluk doldurma, doğru yanlış, çoktan seçmeli ve tanım soruları öğrencilerin sevdikleri soru çeşitleridir. İmtihanın bir ders saati içinde bitirilmesi planlanmalıdır. Soruların şekillerle desteklenmesi soruların anlaşılırlığını artıracaktır. Her sorunun puanı sorunun başına yazılmalıdır. Soruların zorluk dereceleri ayarlanırken sınavın toplam puanının %50’sinin herkesin çözebileceği tipte sorulara, %30’unun orta seviyeli sorulara ve %20’sinin seviyeli sorulara ayrılması tavsiye edilir. Mümkünse soru kâğıdında sorular aralıklı yazılmalı ya da kâğıt iki sütuna ayrılarak soruların karşısında çözüm yeri ayrılmalıdır. Yazılıya ait ayrıntılı bir cevap anahtarı hazırlanmalıdır. Cevap anahtarı, çözümün aşamalarına göre basamak basamak puanlandırılmalıdır. Yazılıdan sonra cevap anahtarı asılmalıdır.

•    Yazılının yapılması: Yazılıyı sağlıklı bir şekilde sonuçlandırmak için çok farklı yöntemler kullanılabilir. Fakat genel kural olarak; öğrenci sıralarının arası açılmalı, yazılısı yapılacak dersin kitap ve defterleri toplanmalı, mümkünse bütün sınıflar aynı anda sınava alınmalı, imtihan esnasında sürekli dolaşılmamalı ve oturulmamalı, iyi öğrenciler yan yana ve arka arkaya oturtulmalı, soru sorulmasına izin verilmemeli(tabi eğer hazırladığınız soruların anlaşılırlığına ve doğruluğuna güveniyorsanız), sınavı bitiren öğrenci dışarı gönderilmelidir.

•    Yazılının okunması ve değerlendirilmesi: Bu konuda aşağıdaki noktalara dikkat edilmelidir:
•    Cevap anahtarı sınavdan hemen sonra ilan edilmeli,
•    Sınav kâğıtları sınavdan sonra bir hafta içerisinde okunmalı,
•    Sınav kâğıtları soru soru okunmalı,
•    Sınav kâğıtları değerlendirildikten sonra öğrencilere gösterilmeli,
•    Sınav sonuçlarının analizi yapılmalı,
•    Sınav sonuçları grafiklerle gösterilmeli,

Nuri Balta

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Kim demiş ne demiş?

admin

İşte size birkaç örnek…

  • Mıknatısların aynı kutupları (N-N ve S-S) birbirine ne demiş?
  • Aramızdaki bu çekememezliğin sebebini bir türlü anlayamadım, demiş.
  • Mıknatısların zıt kutupları (N-S) birbirine ne demiş?
  • Aramızdaki bu cazibe beni şaşırtıyor, demiş.
  • Ortadan ikiye bölünen mıknatısın kutupları ne demiş?
  • Hiç yalnız kalamayacak mıyım kardeşim, demiş.
  • Bir foton bir fotona ne demiş?
  • Gel beraber etrafı aydınlatalım, demiş.
  • Peki o diğerine ne demiş?
  • Olmaz, bir alkali metal ile randevum var ondan bir elektron koparmam lazım, demiş.
  • Kesme potansiyeli kopan fotoelektronlara ne demiş?
  • Hiç uğraşmayın hiçbirinize geçiş hakkı yok, demiş.
  • Doyma potansiyeli kopan fotoelektronlara ne demiş?
  • Yettim gardaşlarım hepinizi garşı tarafa ulaştıracam, demiş.
  • Atom kendini uyarmaya çalışan elektron ve fotona ne demiş?
  • Ben öyle her teklifi kabul etmem beni uyarmak istiyorsanız en az şu kadar isterim, demiş.
  • Peki sonra ne demiş?
  • Ama benim için kritik olan miktara ulaşacak olursanız bunun üzerindeki her teklife açığım, demiş.
  • Işıma yapmak üzere olan atom bir garson edasıyla ne demiş?
  • Işımanızı bütün mü alırsınız yoksa dilimleyeyim mi?, demiş.
  • Rutherford Thomson a ne demiş?
  • Dostum kekin güzel olmuş olmasına da üzümlerin kek içindeki yerlerini beğenmedim, demiş.
  • Peki o ne demiş?
  • İlahi Rutherford, bunlar üzüm kekin içinde değil de dışında olacak değil ya, demiş.
  • Çizgisel momentum açısal momentuma ne demiş?
  • Benim işim De Broglie ile sen git Bohr’la ilgilen, demiş.
  • Elastik çarpışma elastik olmayan çarpışmaya ne demiş?
  • Maden enerjini koruyamayacaktın ne diye çarpıştın, demiş.
  • Prizma, üzerine gelen beyaz ışığa ne demiş?
  • Üstüme üstüme gelme seni dağıtırım sonra kendini toparlayamazsın, demiş.

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Yeni Sistem Projeleri

admin

Yeni sistem de konuları öğretirken, öğrencilerimize esas öğretmemiz gereken,araştırma, bilgiye ulaşma ve araştırma sonuçlarında ortaya projeler koyabilme yeteneği kazandırmak olmalıdır.

Her konu işlenirken, küçük projeler hem konuyu cazip hale getirir hem de öğrencilerimize fiziği sevdirirken hayata hazırlar. Ama bu projelerin ebeveynler tarafından yapılmamasına özellikle dikkat edilmeli…:)

Denge, moment, kütle merkezi konularındaki öğrencilerime üç haftalık süre için verdiğim ödevden sadece bir kaç örnek;

sadece bir kaç kibrit çöpüyle düz masanın kenarına bir şişe suyu astılar ben şahidim…

Buda sıfır dan üretim yapmış. Emek vermiş.

Saygılarımla…

Halil İbrahim Gündoğdu

higundogdu@gmail.com

www.fizikolimpiyat.com

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Feza Gürsey (1921-1992)

admin

Feza Gürsey (1921-1992)

  1940′ta Galatasaray Lisesini bitiren Gürsey 1940-44 arasında Istanbul Universitesi Fen Fakültesinde (İÜFF) fizik öğrenimi gördü. Daha sonra Ingiltere’ye gitti ve 1950′de Londra Universite’sine bağlı imparatorluk bilim ve teknoloji yüksek okulu’nda doktora çalışmasını tamamlayarak Türkiye’ye döndü.

  1951′de İÜFF’ye genel fizik asistanı olarak giren Gürsey, 1957′de ABD’ye giderek Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda ve 1958-60 arasında Princeton Universite si’nde araştırmalar yaptı.1960-61 yıllarında konuk yardımcı profesör olarak Columbia Universite’ sinde dersler verdi. Ve daha sonra Türkiye’ye dönerek 1961′de Orta Doğu Teknik Universitesi’nin(O.D.T.Ü) Teorik Fizik Bölümü’ nde Profesör oldu. 1963′te yeniden ABD’ye giden Gürsey 1963-67 arasında Yüksek Araştırma Enstütüsü’nde ve Yale Universite’sinde konuk profesör olarak dersler verdi. 1974′te O.D.T.Ü’den ayrılarak Yale Universitesi’ne geçti. Ve 1977′de Josiah Willard Gibbs adına kurulan kürsünün profesörlüğüne atandı.

  Feza Gürsey kuramsal fizik alnındaki çalışmalarını atom çekirdeğini oluşturan parçacıklar arasındaki temel etkileşmelerin ve bu parçacıkların iç yapısının incelenmesi üzerinde yoğunlaştırdı. Temel parçacıkların spinlerini inceledi. 1960′ta SU(2) X SU(2) bakışım grubunun lineer olmayan gösterimlerini geliştirdi. 1964′te Italyan fizikçi Radicati ile birlikte çalışarak, çekirdek kuvetlerinin, spin ve izospinin yanısıra Gell-Mann ve Neeman’ın önerdiği SU(3) grubunda etkin olan acayiplik’ten de bağımsız olduğunu ifade eden SU(6) bakışım grubunu ortaya attı. 1974-76 arasında M.Günaydın ile birlikte yaptığı çalışmalarda o güne değin fizikte bulunmayacağı sanılan ayrıcalıklı grupların belirleyebileceği bakışımları araştıran Gürsey, kromodinamik ve elektromagnetik etkileşme yapan renkli kuvarklar ile zayıf(süresi 10 saniyeden uzun) ve elektromagnetik etkileşme yapan elektron, müon ve notrinolar gibi leptonları biraraya toplayan bileşik bir E6 grubunun içerdiği oktonyon cebrinin renk dinamiğiyle ilgisi olduğunu gösterdi. 1976′da da bu grubun bir bileşik grup olabileceğini önerdi. Gürsey’in bu çalışmaları 1968′de TUBİTAK Bilim Ödülü, 1977′de Oppenheimer Ödülü,1979′da Einstein Madalya’sı, 1981′de New York Akademisi’nin Morrison Ödülü, aynı yıl İstanbul Universitesi’nin madalyası ve onur doktorluğu unvanını ve 1987′de Grup kuramı vakfının Wigner madalyasıyla ödüllendirilmiştir. 1992 yılına kadar kaldığı Yale’de işgal ettiği kürsüyü ise Gibbs, Onsager ve Lamb gibi Nobel Ödüllü kişilerle paylaşıyordu. Ancak Gürsey, yine de sık aralıklarla Türkiye’ye dönüyor ve buradaki bilimsel aktivitelerinden vazgeçmemekte direniyordu.

   “Türkiye’ye gelişlerinde çeşitli üniversitelerde seminerler veriyordu. Nisan’da vefat etti; ondan önceki Aralık’ta Türkiye’deydi. ODTÜ’de, Bilkent’te, Edirne’de seminerler verdi. Yani o kötü hastalığına rağmen, ölmeden dört ay önce buralarda gezdi. Öleceğini biliyordu. Bunun için de kafasındaki bütün problemleri tamamlamak ihtiyacı içerisindeydi. Bir ara konuşurken ‘bu yıl on tane yayın yapabildim,’ dedi. Bu Feza’nın tavrı değildi. Ortalama yılda dört-beş yayın yapardı; problemlerini, biten yayınlarını senelere dağıtırdı,” diye anlatıyor Prof Gürses.

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Oktay Sinanoğlu (1935 – …. )

admin

Oktay Sinanoğlu (1935 – …. )

   1935′te doğan Sinanoğlu, 1953’te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD’ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirdi.

  1957’de Massachusetts Institute of Technology ‘ yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960’ta Yale Üniversitesinde “asistant professor” (yardımcı doçent ) olarak çalışmaya başladı.

  26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile “associate professor” (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı ve “full professor” ( profesör ) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.

  1964’te ODTÜ’ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam – solvofobik kuvvet ) Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

  İki defa Nobel’ e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel’e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.

  26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürüyor.

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Albert Einstein (1879 – 1955)

admin

Einstein Ulm’da 14 Mart 1879 tarihinde, özgür düşünceli Alman Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Babası, pek para kazanmayan bir mühendisti. Albert, çocukluğunu Münih’de geçirmiş ve evde zekasının işaretini erkence vermiş olmasına karşın okulda olağanüstü başarılar sağlayamamıştır. Ortaokulda Alman öğretim sistemini sevmemiş, karşılığında ona ters davranan öğretmenlerle çatışmaya düşmüştü. Bu erken deneyimlerden ötürü resmi Alman makamlarına karşı düşmanlık kazanmıştı. Olumsuz iş koşulları aileyi 1894’te Milan’a göçe sürükledi, öğrenimini tamamlaması için Münih’de bırakılmış olan Einstein da hasta olduğu bahanesiyle sonradan İtalya’daki ailesine katıldı. İtalya’yı daha çok seven Einstein, burada kaldığı kısa süre içinde Milan’dan Cenova’ya 160 km. tutan yolu gezi amacıyla yürüyerek aştı.

  

  Einstein sonra Zürih’deki Politeknik Okul’a giriş için başvurdu ama sadece yeterli bir lise diploması olmayışından değil, matematik ve fizikte üstün başarı sağlamasına karşın giriş sınavını da geçemediğinden başvurusu kabul edilmedi. Sınavı kazanabilmek amacıyla, Aarau’daki Cimnazyum’da öğrenim görmeye gitti. Orada çok mutluydu, İsviçre’ye aşık olmuştu; sonradan İsviçre vatandaşlığına geçti ve yaşamı boyunca bir daha ayrılmadı. Sonunda Politeknik Okul’a girdiğinde matematik profesörleri, ikisi de birinci sınıf bilginler olan H. Minkowski ve A. Huntwitz’di; ama ne onlardan pek bir şey öğrenebilmişti, ne de onlar Einstein’i fark etmişlerdi.

  Mezun olduğunde, geçimini sağlayabilecek bir iş bulmakta güçlük çekmişti. İlk başlarda yedek öğretmen olarak çalışıp, özel fizik dersleri vermişti. 1902’de Berne kantonundaki patent dairesinde alçak gönüllü bir iş buldu. Bu sıralarda Einstein Mileva Mariç’le evlendi. Biri ileride Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde hayli saygın bir mühendislik profesörü olacak, iki oğulları oldu.

  Patent ofisindeki iş Einstein için çok uygundu. Gönderilen buluşları incelediği ofisteki işleri arasında, saptırılmadan bağımsız düşünecek zaman bulabiliyordu. O zamanlar, kara cisimle ünlü W. Wien’in yönetimindeki Annalen der Physik’e gönderdiği fizik makaleleri yazmaya başladı. 1901’de bir, 1902’de iki ve 1903 ile 1904’te de birer tane sundu. Tümü de istatistiksel devinbilim ve ısıldinamik alanlarında derin araştırmalardı. Birkaç yıl önceki Plank’in durumuna benzer bir biçimde, aynı konular daha önceleri Gibbs tarafından da ele alınmıştı, ama Einstein bunu biliyordu.

  1905’te Einstein’in dehası eşsiz bir biçimde parladı, Mart’ta, Mayıs’da ve Haziran’da her biri tek başına onu ölümsüz kılmaya yetecek üç çalışma yayımladı. İlk çalışma ”Işığın oluşumu ve iletişimine ilişkin öz dili bir bakış noktası” ışık paketçiklerinin keşfini ve büyük bir uygulama olarak ışılelektrik etkisinin açıklanmasını içermektedir. İkincisi Isının kinetik kuramınca belirlenen durgunluktaki sıvılarda parçacıkların devinimleri üzerine Browncil devinim kuramı içermekte ve bir kez daha atomların gerçek varlığını gösterip Boltzmann sabitini yeni bir yoldan saptamaktadır. Üçüncüsü Devinen Cisimlerin elektromağnetiği üzerine özel görelilik kuramı içermekte, buradan da, herkesin Einstein’i tanımasına neden olan E=mc2 bağıntısı çıkarılmakta.

  Fizik dünyasının çoğu Einstein’ı kuşkuyla karşılamasına rağmen Einstein’ın en beklenmedik sonuçları bile kısa sürede doğrulandı. Einstein 1913′de Berlin’de çalışmaya başladı. Bu dönemde kütle çekimi kuramını iki yüzyıl önce Newton’un bıraktığı noktadan alarak 1916′da genel görelilik kuramı olarak ortaya koydu. Genel göreliliğin ortaya koyduğu uzay-zaman bükülmesi gibi bütün sonuçlar daha sonraki yıllarda yapılan deneylerle doğrulandı. Daha sonra kuram evrenin genişlemesinin bulunmasıyla da uyum sağladı.

  Einstein’ın 1917′de ortaya attığı ışınımın uyarılmayla yayımlanması fikri kırk yıl sonra lazerin bulunmasıyla sonuçlandı. 1920′lerde gelişen kuantum mekaniğinden rahatsız olan Einstein klasik belirlenimci görüş yerine olasılıkçı görüşü kabul etmedi. Kuantum mekaniğine karşı “Tanrı zar atmaz” diyen Einstein ilk defa yanılmış oldu.

  Bütün dünya çapında büyük bir üne kavuşan Einstein Nazi iktidarıyla birlikte 1933′te Almanya’yı terk etti. Hayatının gerisini A.B.D’de geçirdi. Einstein hayatının son yıllarını kütle çekimi ile elektro-magnetik kuramı birleştirecek olan kuramı aramakla geçirdi, ama bunda başarısız oldu. Halen bu problem çözüm beklemektedir. Einstein 1955′te Princeton’da hayata gözlerini yumdu. Time dergisinin yaptığı ankette 20. yüzyılın en büyük kişisi seçildi.

Mart 7, 2009

(1) Yorum

Isaac Newton (1642 – 1727)

admin

  Isaac Newton, 25 Aralık 1642′de Woolsthrope’de doğdu. Babası daha o doğmadan önce ölmüştü. Annesi, Newton henüz ikisine bastığında tekrar evlendi. Çocukken çeşitli ağat modeller yaparak el becerisini gösterdi. Çocukluğunun büyük bir kısmını büyükannesinin yanında geçirdi. Grantham’da okula başladı. Eğitimini 1661′den itibaren Cambridge’de sürdürdü. Ama bu arada pek hevesli olmadığı çiftlik işleriyle uğraştı.

  Newton, Cambridge’de çok başarılıydı. 1667′de Trinity College’de öğretin üyesi oldu. 1668′de asil öğretim üyesi oldu. 1669 yılında henüz yirmi altısındayken Lucasian matematik Kürsüsü’ne seçildi.

  Üniversite 1665′deki büyük veba salgını nedeniyle kapatılınca Newton annesinin Woolsthrope’deki evine çekildi. Böylelikle hastalıktan kaçmayı başarabildi. Bir sonraki yıl yaşamının en verimli dönemi oldu.

  Günümüzde mekanik biliminin dayanağını oluşturan hareketle ilgili üç yasa, önemli, buluşlarının ilkidir. İlk yasa, dışardan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz bir cismin hareketsiz kalacağını ve düzgün doğrusal hareketli bir cismin de düzgün doğrusal hareketinin sürdüreceğini söyler. İkinci yasa da kuvvetin csimlerde ivmeye neden olması kavramını açıklar. Üçüncü yasa da, her etkinin ters yönde eşit bir tepki doğuracağı yer alır.

  

  Bu yasaları ortaya koymasından kısa bir süre sonra sıradan bir olay Newton’un en büyük buluşlarından birini yapmasına yol açtı. Meyve bahçesinde otururken ağaçtan düşen bir elma dikkatini çekti ve elmanın neden düştüğünü düşünmeye başladı. Acaba o güne kadar varlığı bilinmeyen bir kuvvet tarafından mı dünyaya çekilmişti. Eğer varsa, böyle bir kuvvetin bütün cisimleri, hatta gezegenleri bile etkileyebileceğini düşündü. Bu düşüncelerini kullanarak ve yeni bulduğu hareket yasalarını uygulayarak evrendeki tüm cesimlerin aralarındaki uzaklıkla ters orantılı bir kuvvetle birbirini çektikleri kuramını geliştirdi. Bu yeni kuvvete Çekim adını verdi. Yeryüzündeki olayları biçimlendiren yasaların gökyüzündeki cisimler için de geçerli olduğu düşüncesini yerleştirdi.

  Newton’un 1665′teki buluşları mekanikle sınırlı kalmamıştır. Optikle ilgili çalışmaları sonunda beyaz ışığın cam bir prizmadan geçince yeniden birleşerek beyaz ışığa dönüştüğünü buldu. Renk tayfı üzerindeki çalışmaları zamanında kulanılan kırılmalı teleskop türü araştırmalarına yol açtı. O zamanlar da teleskoplarda kullanılan merceklerin oluşturduğu görüntüler camdaki kusurlar yüzünden, renkli çizgilerle gölgeleniyordu. Newton, mercek yerine ayna kullanmaya karar verdi, çeşitli deneylerden sonra, uzaktaki cisimlerin büyütülmüş görüntülerini oluşturan bir içbükey aynalar sistemini geliştirdi. Newton’un ilk yansıtmalı teleskopu bulması, astronomlara kırılmalı tesekopun yerine koydukları çok değerli bir alet sağladı.

  

  Newton, Woolstherpe’dayken çalışmalarıyla ilgili pek az açıklama yapmıştır. Hareket yaşatan ve genel çekim kuramı ilk olarak 1687′de yayınlanan “Doğa Biliminin Matematik İlkeleri” adlı kitabında, ışıkla ilgisini sürdüren Newton, 1704 yılında “Optik” adlı ikinci büyük eserini yayınladı. Kitapta, prizmalarla yaptığı deney görülmüştür. Bu kitap şimdiye kadar yazılmış bilimsel kitapların en büyüklerinden sayılır. Kuramların ve kanıtların matematiksel gösterimleri, Newton’un çekimle ilgili düşüncelerini açıklıkla belirtebilmesi için yeni bir matematik tekniğine ihtiyaç olduğunu gösterir. Bulduğu bu yeni teknik bugün diferansiyel ve integral hesaplar diye bilinir.

  Newton’un çevresiyle olan ilişkileri, tartışmalar ve tatsızlıklarla doluydu. Pek az yakın arkadaşı vardı. Kinci ve sinirli bir yapısı vardı. Bu yüzden iki kez sinir krizi geçirdi. Birincisi, annesinin ölümü yüzünden oldu ve altı yıl süreyle herkesten uzak yaşadı. Bütün kendini beğenmişliğinin yanı sıra Newton, Galilei’yle başlayan bilimsel ilerlemeye olan borcunu hiçbir zaman yadsımamıştır. Bir keresinde “diğer insanlardan daha ileri görebiliyorsam, bu devlerin omuzlarında durduğum içindir” diye yazmıştır.

  Newton 1688′de Avam Kamarası Cambridge üyesi olarak seçildi. Bu olay onun ilgi alanının değişmesine yol açtı. Bu tarihten sonra bilimsel araştırmayı bırakmış, bir üst düzey yönetici olmaktan, halk tarafından tanınan bir kişi olmaktan hoşlanmaya başlamıştı. Kraliyet Darphanesi’nin başına geçti. Söylendiğine göre örnek başarıyla görevini yürüttü. Yaşamı boyunca ilahiyat konularına yoğun ilgi duydu. Yaşlılığında bile Tevrat’ta geçen olayların zaman diziniyle ilgili sorunları çözmeye çabaladı. 1727′de öldüğünde hiçbir bilim adamının sahip olmadığı bir üne sahipti.

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Galileo Galilei (1564-1642)

admin

Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei’nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574′de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrasa Manastırı’nda aldı. 1581′de tıp eğitimi görmek üzere Piza Üniversitesi’ne girdi. Burada, tavandan sallanan bir lambanın salınımlarını gözleyerek, bir tam salınım için gereken sürenin, salınımın genliği ne olursa olsun hep aynı kaldığını bulan Galilei, sonradan bu olayı deneysel olarak doğrulayacak ve saatlerin düzenli çalışabilmesi amacıyla sarkaçtan yararlanılabileceğini ortaya koyacaktı.

  Sarkaçlara ilişkin bu gözlemine değin hiç matematik eğitimi görmemiş olan Galilei, raslantı sonucu dinlediği bir geometri dersinin de etkisiyle, Tascana Sarayı’nda öğretmenlik yapan Ostilio Ricci’den matematik ve fizik dersleri almaya başladı. Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585′te üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı; Floransa’ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586′da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei’nin ünü bütün İtalya’ya yayıldı. 1589′da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Piza Üniversitesi’nde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı.

  Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei, ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin Aristoteles’çi görüşü çürüttü. Piza’daki görevinden ücretinin düşüklüğü nedeniyle ayrılarak 1592′de Podova’da matematik profesörü olarak çalışmaya başlayan Galilei, bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket haptığını kuramsal olarak kanıtladı. Ayrıca parabolik düşme yasasını ortaya koydu.

 

Teleskopla Yaptığı İlk Gözlemler

  Galilei, gezegenlerin güneş çevresinde dolandıklarına ilişkin Kopernik kuramına henüz gençken inanmış, ama eleştirilmek korkusuyla bu görüşünü açıklamaktan çekinmişti. 1609 ilkbaharında Venedik’teyken teleskopun keşfini öğrendi ve Padova’ya dönüşünde ilkin büyütme gücü 3 olan bir teleskop yaptı. Sonradan bunu geliştirerek büyütme gücünü 32′ye çıkarmayı başardı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar olarak kısa sürede Avrupa’nın her yanında aranmaya başladı.

  Astronomi gözlemlerinde teleskoptan yararlanılmasını başlatan Galilei, 1609-1610 yıllarında bir dizi buluş gerçekleştirdi. Ay yüzeyinin sanıldığı gibi düzgün değil girintili çıkıntılı olduğunu ve Samanyolu gökadasının birçok yıldızdan oluştuğunu buldu; Jüpiter’in uydularını keşfetti. Ayrıca Venüs’ün evrelerini ve Satürn’ün halkalarını gözlemledi. Astronomi alanındaki bulgularını 1610′da “Sidereus Nuncius”(Yıldızların Habercisi) adıyla yayımladı.

 

Kiliseyle Çatışması

  1611′de Roma’ya giden Galilei papalık sarayının yetkililerine teleskopuyla bir gösteri yaptı. Gördüğü büyük ilgiden cesaret alarak 1613′te Roma’da yayımladığı “Istoria e Demostrazioni Intorno Alle Macchie Solari”(Güneş Lekelerinin Tarihi ve Kanıtları) adlı yapıtında Kopernik kuramını ilk kez açıkça savundu. Güneş yüzeyindeki lekelerin hareketinin Kopernik’i doğruladığını, Ptolemaios kuramını ise çürüttüğünü öne sürdü.

  Anlatımındaki ustalık, Latince yerine İtalyancayı tercih etmesi ve bu dili çok yetkin bir uslupla kullanması görüşlerinin üniversitenin dışına taşarak yaygınlaşmasını ve geniş kitleleri etkilemesini sağladı. Çıkarlarının tehlikede olduğunu gören Aristoteles’çi profesörler ona cephe aldılar. Kopernik kuramının kutsal metinlerle çeliştiğini vurgulayarak Galilei’yi kilise yetkililerinin gözünde karalamaya giriştiler. Bu çabalarında onlara yardımcı olan Dominiken vaizler bir yandan kiliselerde “Matematikçiler”in bu yeni dinsizliğine ateş püskürürken, bir yandan da dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei’yi Enkizisyon’a gizlice ihbar ettiler. Durumdan büyük kaygıya kapılan Galilei, grandüke ve Roma’nın önde gelen kişlerine mektuplar yazarak teylikeye dikkat çekti. Bu mektuplarda kilisenin bilimsel gerçeklerle çelişkiye düşmesi durumunda kutsal metinleri alegorik biçimde yorumlama geleneğini, Kilise Babaları’nda alıntılar yaparak anımsatıyor ve “insanlar doğruluğunu kanıtlama yoluyla gördükleri bir şeyin günah ilan edildiğini görmek durumuna düşerlerse bunun çok büyük zaralara yol açacağını” belirtiyordu. Yetkililerden yeniliklerin önünü kesmemelerini dilemek için bizzat Roma’ya gitti. Kilise uzmanlarının bir bölümü ondan yanaydı. Ama kilisenin baş ilahiyatçısı Kardinal Robert Bellarmine yeni kuramın önemini kavrayabilecek bir kişi değildi ve matematiksel varsayımların fiziksel gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığı yolundaki yaygın inanca bağlıydı. Onun temel kaygısı protestanlığa karşı savaşta katolikliği zayıf duruma düşürebilecek bir skandalın ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle kopernikçiliği “yanlış ve asılsız” ilan ederek konuyu temelden çözmenin en doğru yol olacağına karar verdi ve Kopernik’in kitabı Yasak Kitaplar Kurulu’nca yasaklandı. Bu karar 5 Mart 1616′da alındı. Ama Kardinal Ballermine konuya özel bir önem vererek Galilei’yi 26 Şubat’ta huzuruna kabul etmiş, çıkacak karar hakkında kendisine bilgi vermiş, bundan böyle bu öğretiye “bağlı kalmasının ve onu savunmasının” yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt “matematiksel bir varsayım” olarak tartışılabileceğini bildirmişti.

  Bu olayı izleyen 7 yıl boyunca Galilei, Floransa yakınlarında Bellosguardo’daki evine çekilmiş olarak yaşadı. 1623′te “Il Saggiarote”(Ayarcı) adlı ünlü yapıtını yayımladı. Fiziksel gerçeklik üzerine parlak bir polemik niteliğinde olan ve yeni bilimsel yöntemi sergileyen bu yapıtını eski arkadaşı papa VIII. Urbanus’un adına sundu.

  Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırtabilme umuduyla 1624′te Roma’ya gitti. Bunu başaramadıysa da papa’dan “dünya sistemleri”(Ptolemaios ve Kopernik) üzerine yazı yazma izni aldı. Bu izin iki siistemi tartışırken tarafsızlığın korunması, sonunda papanın kendisine emretmiş olduğu sonuca (Tanrı’nın birbirinin aynısı sonuçları insanını hayal dahi edemeyeceği çeşitli yollarla ortaya çıkarmaya kadir olması nedeniyle insanın dünyanın gerçekte nasıl yaratılmış olduğunu bilemeyeceğisonucuna) varması ve Tanrı’nın hr şeye kadir olduğunu sınırlamaya kalkışmaması koşuluyla verilmişti. Bu emirler baş sansürcü Monsignor Niccolò Riccardi tarafından yazılı olarak da Galilei’ye verildi.

  Floransa’ya dönen Galilei büyük yapıtı “Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano”(İki Büyük Yer Sisemi, Ptolemaios ve Kopernik Sistemleri Üzerine Konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. Kitap 1632′de sansürcülerden eksiksiz basılabilme izni almış olarak yayımlandı; Avrupanın her yanında büyük heyecan ve övgüyle karşılandı, edebi ve felsefi bir başyapıt olarak kabul edildi.

  Kitabın yayımlanmasını izleyen olaylar bugün ancak dolaylı biçimde bilinmektedir. Papaya , kitabın tarafsız görünen başlığına karşın, aslında Kopernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunucusu olduğu belirtildi. Kitap boyunca sovunulan sağlam görüşler, kitabın sonunda varılması emredilmiş olan sonuç bölümünü etkisiz ve anlamsız kılmıştı. Cizvitler bu yapıtın kurulu düzen için “Luther ve Calvin’in öğretilerinin toplamından bile daha zararlı olacağını vurguluyorlardı. Papa öfke içinde kovuşturma açılmasını emretti. Kitap için önceden izin alınmış olduğundan, izlenebilecek tek hukuksal yol, izni tekzip edip kitabı yasaklamaktı. Tam bu sırada Galilei’nin dosyasında bir belgenin varlığı “keşfedildi”. 26 Şubat 1616′da Bellarmine’nin huzurunda, Galilei’nin “ne biçimde olursa olsun Kopernikçiliği anlatması ya da tartışması” Enkizisyonun ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usulsüz biçimde alındığına karar verilebildi(1877′de dosya içeriği yayımlandığında kanıtları inceleyen tarihçiler bu belgenin dosyaya sonradan konmuş olduğu ve Galilei’ye aslında böyle bir yasaklamanın getirilmemiş olduğu görüşünde birleşmişlerdir). Kilise yetkilileri bu “yeni” belgeye dayanarak Galilei’yi heretiklikle suçlamayı başardılar. Yaşlı ve hasta olduğunu öne sürmesine karşın Şubat 1633′de Roma’ya gelerek duruşmada hazır bulunmak zorunda bırakılan Galilei’ye özel işlem yapıldı ve hapse atılmadı.12 Nisan günü yapılan çetin orgulamada Galilei 1616′da kendisine böyle bir yasaklama konmuş olduğu iddiasını sürekli olarak reddetti. 16 Haziranda mahkum oldu, hüküm kendisine 21 Haziranda okundu: Kopernik öğretisine bağlı kalmak ve bu öğretiyi anlatmaktan suçlu bulunmuştu; nedamet getirerek görüşlerinden dönmesi emredildi. Gelilei geçmişteki hatalarından kesinlikle vazgeçtiği, nefret ettiği ve bunları lanetlediği yönünde bir ifade verdi. Hüküm hapis cezasını da içeriyordu, ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi ve Galilei yaşamının son 8 yılını Floransa yakınlarında Arcetri’deki evinde geçirdi. Papa II. Johannes Paulus 1979′da oluşturduğu bir komisyon, 1992′de Galilei’nin itibarının iade edilmesine karar vermiştir.

 

Bilime Katkıları

  Galilei’nin olağanüstü zihinsel gücü ölümüne değin azalmadan sürdü. 1634′te “Discorsi e dimostrazioni mathematice intorno a due nouve scienze attenenti alla meccanica”(Makenikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matemetiksel Kanıtlar) adlı yapıtını bitirdi. Genellikle en değerli yapıtı sayılan ve 1638′de Leiden’de basılan bu kitapta Galilei, araştırmalarına ilk başladığı yıllarda gerçekleştirdiği deneylerin sonuçlarını yeniden değerlendirdi ve mekaniğin temel ilkeleri üzerine sonradan geliştirdiği görüşlere yer verdi. Teleskoptan yararlanarak gerçekleştirdiği son buluşu Ay’ın günlük ve aylık sallantılarını (librasyon) ilk kez gözlemlemesiydi. Bu gözlemleri 1637′de görme görme yetisini yitirmeden birkaç ay önce yapan Galilei, daha sonra sarkacın saat mekanizmalarının çalışmasını düzenlemekte kullanılabileceğini belirledi. Bu buluş 1656′da Felemenkli bilim adamı Christiaan Huygens tarafından uygulamaya kondu. Cisimlerin çarpışması kuramına ilişkin görüşlerini ögrencileri Vincenzo Vivani ve Evangelista Torricelli’ye son günlerine değin yazdırdı…

Mart 7, 2009

Yorumsuz

Fergani (9 Yüzyıl )

admin

   Dokuzuncu yüzyılda yetişmiş ekliptik meyli ilk defa tespit eden büyük Müslüman astronomi ve matematik alimi. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani olup künyesi Ebü’l-Abbas’tır. Batı bilim dünyasında Alfarganus adıyla tanınır. Fegana’da bulunan ünlü bir Türk ailesine mensuptur. Dokuzuncu asır başlarında dünyaya geldiği , 861 senesinde hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sonra vefat ettiği kabul edilmektedir.

  İlim tahsilini zamanın kültür merkezi olan Fergana’da yaptı. Sonra o devirde İslam aleminin devlet ve ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani astronomi ve matematik konusunda kendisini kabul ettirdi. Abbasi halifeleri Me’mun, El-Mu’tasım, El-Vasık ve El-Mütevekkil devirlerinde önemli ilim araştırmaları yaptı ve birçok eser yazdı. Halife Mütevekkil konusunda söz sahibi olan Fergani’yi 861 senesinde Nil kıyısında yapılan ölçüm işlemlerine nezaret etmesi için Mısır’a gönderdi.

  Fergani astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahalarında çalışmalar yaptı. Bunlar arasında astronomiye daha çok ağırlık verdi. İlmi çalışmalarında deneye dayanan inceleme ve araştırmalar yaptı. Gök cisimlerinin hareketleriyle uğraştı. Kur’an-ı kerimin ve aklın prensiplerine uymayan Batlemyüsçü astronomiyi ilk defa tenkit edenler arasında yer aldı. Gök cisimlerinin batlemyüs ve izindekilerinin iddia ettiği gibi akıl dışı bazı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi. Onların akli, katı, homosentetik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı. Alemin ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirlerine uzaklıklarının inceledi. Yaptığı hesaplamalar, Kopernik’e kadar batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı. Fergani , güneşin yarıçapının 3250 Arap mili olduğunu söyledi. Bu 6410000m ve 3990 İngiliz miline eşittir.

  Fergani güneşinde kendine göre hareketi olduğunu ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak güneşinde bir yörüngesi olduğunu, batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa Fergani tespit etti. Ayrıca 41 sene devam eden astronomi incelemelerinde enlemler arasındaki mesafeyi hesapladı.

  Fergani güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usulde buldu. Bu usulle 842 senesinde bir güneş tutulması olduğunu önceden tespit etti ve o gün bu konuda rastlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu konusunda yani deliller gösterdi.

  Ahmet Fergani zamanında İslam aleminde hasip yani matematikçi olarak da tanınmıştı. Bilindiği gibi astronomi çalışmaları matematiğe dayanmaktadır. Eserlerinde bu olanda da söz sahibi olduğu görülmektedir. Fergani’nin derin bir bilgiye sahip olduğu diğer bir saha da coğrafyadır. Matematıki coğrafya alanında çalışmalar yaptı. Bu saha o devirlerde astronominin bir kolu sayılıyordu. Fizik ve mekanik konusunda da çalışmaları vardır. Çizimini kendinin yaptığı ve yapımına nezaret ettiği Nil Nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas-ül-Cedid adlı bir alet yaptı.

  Ahmet Fergani, Halife El-Me’mun’dan başlayarak El-mütevekkil zamanına kadar El-Cezire’de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilimlerin gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmeler yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konuyla ilgilene alimler , Fergani’nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani’nin tesirleri o devirdeki tüm Türkistanlı alimlerde görülmektedir.

  Fergani’nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latince’ye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler, Fransız matematikçi D. Alembert ve Lablance’nin es çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.

  Fergani’nin astronomi ile ilgile eserlerinden altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu İlm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyye’ dir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxfort, Paris, Kahire ve Amerika’da Pirinceton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.